2 kız , 1 erkek kardeş ve babaları ellerinde minik toplar atan bir çift tabancayla oyun oynuyorlar, vurulan kişi oyundan çıkıp silahını kendisi yerine oyuna dahil olana veriyor. aynı zamanda da kısa kesilmiş çimlerin olduğu bir mekanda bir açık hava kokteylindeyiz, yanımda ilke de var. oyunu çocukların şirinliğine bakıp eğlenerek izliyoruz. sonunda erkek çocuk babasını da vurarak kazanıyor. oyun bittikten sonra baba silahını bırakıyor ve oyuncular ortadan kayboluyor. ben de yerden silahı alıp bana sırtını dönmüş kendisi için içecek seçen çocukların 2 aylık hamile annesinin poposuna ateş ediyorum. kadın bana doğru dönünce (poposunun büyük olduğunu kast etmek için) poposunu ilke'nin poposu sandığımı söylüyorum, hınzırca gülüyoruz.
hatırlayamadığım birkaç cümleden sonra sarmaş dolaş olup ateşli bir şekilde seviştik.
dünyanın sonuyla ilgili 3 rüya:
- kıyamet gününde her tarafı kapkaranlık bir sis kaplıyor ve sis birden geri çekildiğinde herkes yere düşüp ölüyor. deniz, haluk ve nir'le bir çölün ortasında içinde dilini konuşmadığımız yaklaşık 10 kişinin bulunduğu bir kulübeye sığınıyoruz. birden içeriye gestapo kılıklı askerler giriyor ve herkesi sıraya dizip soru soruyorlar, sorunun cevabını beklemeden kurbanları öldürüyorlar. bu sırada biz saklanmışız, ama birimiz yere bir şey düşürerek yerimizi belli ediyor. nir suratında en ufak bir korku ifadesi olmaksızın kendisini feda ederek kurbanların arasına karışıyor ve ölümünü dehşetle izliyoruz.
- tatil boyunca 1 hafta saksafon çalamayınca gelen klasik rüyalardan biri: guitar club'a benzer bir yerde saksafon dersi veriyorum ama birden bina yıkılmaya başlıyor ve her yerin yukarıdaki rüyadaki gibi koyu boğucu bir toza boğulduğunu görüyorum.
- maçka'dan beşiktaş'a sabahın erken saatlerinde gri bir gökyüzü altında yürüyorum. evler, dükkanlar her yer boşaltılmış. derken ileride daha büyük bir kalabalığa katılmak üzere olan bir grup insan görüyorum. denize karışan ırmaklar gibi kocaman kalabalığa ulaştıklarında iyice seçilmez oluyorlar, sonra silikleşip kayboluyorlar (Helnwein etkisi). bir süre sonra anlıyorum ki sonny rollins'in cenazesindeyiz ve onun ölümüyle evrenin de sonu gelmiş.
Wednesday, October 8, 2008
12. Grave
Labels:
beşiktaş,
cinsellik,
freud,
helnwein,
kıyamet günü,
oedipus,
ölüm,
ölüm korkusu,
saksafon,
sonny rollins
Sunday, August 31, 2008
11. Allegro
metin abi, emre, ilke, orkun ve birkac kisi daha sokaklarda kayboldugumuz serin bir paris gecesinde birimizin evinin yolunu ariyoruz. yol boyunca konustugumuz tek konu evdeki mantarlari nasil tuketecegimiz. portakal suyunun icine koymak, limoncelloyla birlikte yutmak gibi ucuk yontemler oneriliyor. eve vardigimizda hatirlayamadigim bir sebepten dolayi takilmamaya karar veriyoruz, metin abi bir bilgisayar oyunu acip oynamaya calisiyor digerleri ise uyumaya basliyor.
bilgisayar oyununun amaci pelin diye bir kizin evine yerlestirilmis gizli bir kameradan aldigimiz verileri kullanarak kizin bilgisayarini hacklemeyi basarmak. metin abi oyunu bir sure deneyip hic ilerleme kaydedemeyince garip bir sekilde sinirleniyor ve icerideki odaya kapaniyor. ben de yapacak bir sey ve uykum olmadigindan oyunu oynamaya basliyorum. oyunda ilerledikce anliyorum ki, oyunun bas karakteri metin balci'nin ta kendisi ve ben onu kontrol ediyorum. pelin'in bilgisayarina girdikten sonra emailler arasinda buldugum bir ipucundan yola cikarak dunyanin dort bir tarafinda gizli gorevler yaptiktan sonra oyunun son bolumunde metin balci'nin anneannesinin iradesiyle verdigi savasi kazanmak gerek.
tam bu anda anliyorum ki metin aslinda kucuklukten beri bir ajan olarak yetistirilmis ancak cocukluguyla ilgili bu bolumu tamamen unutmus. Birden iceri metin gozlerinde yaslarla giriyor: ben bilgisayardayken o da bir yandan mantarlari yemis ve bastirdigi bu anilarini hatirlamis.
"benden bir canavar yarattilar, benden korkunc bir canavar yarattilar" diye haykirarak agliyor...
bilgisayar oyununun amaci pelin diye bir kizin evine yerlestirilmis gizli bir kameradan aldigimiz verileri kullanarak kizin bilgisayarini hacklemeyi basarmak. metin abi oyunu bir sure deneyip hic ilerleme kaydedemeyince garip bir sekilde sinirleniyor ve icerideki odaya kapaniyor. ben de yapacak bir sey ve uykum olmadigindan oyunu oynamaya basliyorum. oyunda ilerledikce anliyorum ki, oyunun bas karakteri metin balci'nin ta kendisi ve ben onu kontrol ediyorum. pelin'in bilgisayarina girdikten sonra emailler arasinda buldugum bir ipucundan yola cikarak dunyanin dort bir tarafinda gizli gorevler yaptiktan sonra oyunun son bolumunde metin balci'nin anneannesinin iradesiyle verdigi savasi kazanmak gerek.
tam bu anda anliyorum ki metin aslinda kucuklukten beri bir ajan olarak yetistirilmis ancak cocukluguyla ilgili bu bolumu tamamen unutmus. Birden iceri metin gozlerinde yaslarla giriyor: ben bilgisayardayken o da bir yandan mantarlari yemis ve bastirdigi bu anilarini hatirlamis.
"benden bir canavar yarattilar, benden korkunc bir canavar yarattilar" diye haykirarak agliyor...
Monday, July 21, 2008
10. Tempo Primo

salle pleyel'de ismini hatırlayamadığım kocaman bir orkestrayla saint saëns'in 1. çello konçertosunu çalıyorum. çellistlerin alışık olduğu pozisyonu yerine sanki kontrbas çalıyormuş gibi ayaktayım. duruşumun garipliği aslında oldukça anlaşılır: çello çalmaya iki gün önce başlamışım ve içimde uzun bir süre boyunca dönem ödevini savsaklayıp son günde yetiştirmeye çalışan öğrencinin heyecanına benzer bir duygunun güdümünde, beceriksizliğimi dahi müzisyenlerin alışılageldik bir biçimde tasvir edilen garip hareketlerine benzer jestlerle kapatmaya çalışıyorum. 2. hareketin ortasında orkestranın sustuğu ve benim kendimden geçerek çaldığım bir bölümde çelloyu gövdesinden kavrayıp valse benzer bir dans yapmaya başlıyorum. seyirci üzerinde güzel bir etki bırakmışım ki konserin sonunda salon yıkılacakmışçasına alkış kopuyor, 1. kemancı hayranlıkla elimi sıkıyor. fakat o kadar beğenmelerine karşın bis yapmamı teklif etmiyorlar ve korktuğumun başıma gelmediğini görüp rahatlıyorum (o an aklımdan "eğer bis yapmayı teklif ederlerse çelloyu yan tutup gitar gibi çal" diye geçirdim).
konser sonrasında orkestradaki çellistlerden bazılarını kendi aralarında dedikodu yaparken (enstrümanı çalamadığımı kimsenin anlamamasına çok şaşırmışlar) yakalıyorum, geri kalanları ise benimle flört etmeye çalışıyorlar. konser mekanını terk ederken büyük bir heyecanla bu heyecanı ilk paylaşmak istediğim kişi olan babama telefon ettiğimi ama ulaşamadığımı hatırlıyorum.
uyandığımda yaptığım ilk iş google'da jacqueline du pre fotoğrafları aramak oldu...
Labels:
çello,
jacqueline du pre,
jacqueline du pré,
rüya,
rüya kayıtları,
saint saens
Thursday, July 10, 2008
9. Largo
cadı kılıklı bir kadın kamboçya dili, türkçe, farsça, "mısırca", ve bir dilde daha "hayır" kelimesinin neden ortak olduğunu açıklıyor. kelime eski mısırca nayır veya n'yır kelimesinden geliyormuş: n'- olumsuzluk eki ve hareket etmek anlamındaki yir (fransızcadaki harekete geçmek,bir şey yapmak anlamındaki agir buradan geliyormuş) kelimelerinden oluşmuş ve kocalarını çok sinirlendiren kadınlara söylenen bir olumsuz emir anlamı varmış. rüyada cüneyt arkın filmlerinde görüp güldüğümüz nayır nolamazların aslında anlamlı kelimeler olduklarını ciddi ciddi düşündüm. uyandığımda hayatta alakasız kavramlar arasında bir bağlantı keşfettiğimizde hissettiğimiz duyguya benzer bir his vardı.
sinem'in akın dayısı türettiği yeni bir kelimeden bahsediyor: tütlek. ne anlama geldiğini sorduğumda "ohhhoooooo çoktan giydim bile" diye cevap verip arkasını dönüp gidiyor.
sinem'in akın dayısı türettiği yeni bir kelimeden bahsediyor: tütlek. ne anlama geldiğini sorduğumda "ohhhoooooo çoktan giydim bile" diye cevap verip arkasını dönüp gidiyor.
Labels:
cüneyt arkın,
etimoloji,
hayır,
nayır,
nyir,
rüya,
rüya kayıtları,
tütlek
Wednesday, May 28, 2008
8. Sostenuto
venedik'te "lucid" diyebileceğimiz bir rüya gördüm. yatmadan bir süre önce sinemayla ilgili konuştuk, italya'da olmanın da etkisiyle olacak rüyamda barbaros bulvarı'na benzeyen bir yerdeyim, evlendirme dairesinin arkasından yıldız'a bağlanan yokuş da olabilir. yanımdan nanni moretti'nin karısı minik italyan tipi bi arabayla geçiyor içinde de 3 tane sarışın çocuk var. arabanın arkasında elektronik bir panel var ve bir yazı kayarak geçiyor, yazıyı okuyup hemen unutuyorum. tam bu noktada kendi kendime rüyada olduğumu ve uyandığımda bunu unutmamam gerektiğini söyleyip zamanı geri almaya çalışıyorum. rüyada olduğumun farkındayım, ama farkında olduğumun farkında değilim. ellerimi sıkıyorum yoldan geçenler suratıma bakıp gülüyor yaptığım harekete, ama artık her şeyin bir rüya olduğunu bildiğimden hiç önemsemiyorum. birden zaman geriye sarılan bir film gibi hızlı hızlı arabayı ilk gördüğüm ana kadar geriliyor. şimdi daha dikkatli bir şekilde yazıyı okumaya koyuluyorum:
"la france et mon réseau m'ont sauvé la vie"
rüyayı uyandıktan uzun bir süre sonra kanalın kenarında emre ve ilke'ye anlatırken heyecandan az kalsın yediklerim boğazıma kaçıyordu. uzun zamandır varmak istediğim noktanın artık çok yakınındayım.
"la france et mon réseau m'ont sauvé la vie"
rüyayı uyandıktan uzun bir süre sonra kanalın kenarında emre ve ilke'ye anlatırken heyecandan az kalsın yediklerim boğazıma kaçıyordu. uzun zamandır varmak istediğim noktanın artık çok yakınındayım.
Friday, May 9, 2008
7. Moderato
istanbul ziyaretleri hep rüyalar açısından zengin oluyor. bu sefer istanbul'a gelirken yolda filozofların cinsel hayatları üzerine bir makale okudum. özellikle de beauvoir' ın amerikalı flörtüne yazdığı mektupta açıkladığı sartre'ın frijitliği ve insan cinselliği üzerine düşünceleri arasındaki açık bağlantının farkına varmam beni biraz etkilemiş olacak, ertesi gün buluşacağım sinem' i gördüm: sevişmeye karar vermişiz, ama sevişmek yerine satranca benzer bir oyun oynuyoruz. bana "of amma isteksizsin" diye veryansın ediyor, ben de oyunu oynamayı kesip heyecanla sartre' ın cinsel yaşamının ne kadar monoton olduğunu ve bunun onun muazzam bir insan olduğu gerçeğini değiştirmediğini açıklamaya girişiyorum. oyuna kaldığımız yerden devam etme girişimlerimin onun konsantrasyonunu kaybetmesi nedeniyle sonuçsuz kaldığını görüp uyandım. daha önce çok istekli olduğum bazı sevişmelerde hakikaten 5-6 dakikalığına aklıma gerçekten alakasız şeyler gelip onları anlatarak karşımdakinin de konsantrasyonunu bozduğum olmuştu, sanırım bu tür durumlarla ilgili bir ahlaki ders olarak okumak lazım bunu.
istanbul'da kaldığım son gün iki tane ilginç rüya gördüm. bir ayrılık öncesi klasiği olarak balık pazarının arkasında rakı içtik, akşam sinem'le buluşacaktık ama rahatsızlandığı için gelememiş. yatmadan önce de bir shakti albümünü sonsuz loop'a koydum. gece uykumdan uyanıp bütün yüksek lisans tezi koşturmacasına, arada ağır takıldığımız birkaç gecenin yorgunluğuna rağmen yatarken müzik koyma ısrarıma güldüm, çünkü gerçekten çok karmaşık ve hiçbir şekilde uyku kavramıyla bağdaşmayacak bir müzikti. ilk rüyada tekrar sinem'le bir hint restoranındaydık, trompete başlama isteğimi şevkle anlatıyorum, bir sergiden tablolar'ın başlangıç melodisini ağzımla söylüyorum ama sesim bir trompetten farksız çıkıyor, hatta sonra orkestranın eşliği bile duyuluyor. etraftaki insanların bütün o sesleri ağzımdan nasıl çıkardığıma hayret edip ağızları açık bir şekilde beni izlediğini fark ettim, ve gülerek uyandım. aslında rüyada yaptığım şeyin toplu taşıma araçlarında ya da işte çok sıkılan insanların çaldıkları enstrümanı ellerinde hayal edip çalar gibi yapmalarından farksız olduğunu anlıyorum şimdi. müzik okuduğum zamanlarda sık sık, bir iki kere de çok aşkın bir şekilde rüyada başıma gelmiş ilginç bir deneyim...
son rüyada facebook'a giriyorum, social profile gibi (hatta social profile'ın kendisi de olabilir) bir uygulamada birisinin öpüşme başarıma yüz üzerinden 0 verdiğini görüp sinir oluyorum. midem bulanarak feci bir öç duygusuyla doluyorum ama o kişi arkadaş listemde yok, sanki bütün uygulamaları yüklesem bir şekilde ona sesimi duyurabilirmişim gibi geliyor. uygulamaları yükledikçe bütün bunların aslında korkunç bir testin bir parçası olduğunu ve birilerinin büyük ihtimalle beni izleyerek dalga geçtiğini düşünerek korkuyla uyandım.
istanbul'da kaldığım son gün iki tane ilginç rüya gördüm. bir ayrılık öncesi klasiği olarak balık pazarının arkasında rakı içtik, akşam sinem'le buluşacaktık ama rahatsızlandığı için gelememiş. yatmadan önce de bir shakti albümünü sonsuz loop'a koydum. gece uykumdan uyanıp bütün yüksek lisans tezi koşturmacasına, arada ağır takıldığımız birkaç gecenin yorgunluğuna rağmen yatarken müzik koyma ısrarıma güldüm, çünkü gerçekten çok karmaşık ve hiçbir şekilde uyku kavramıyla bağdaşmayacak bir müzikti. ilk rüyada tekrar sinem'le bir hint restoranındaydık, trompete başlama isteğimi şevkle anlatıyorum, bir sergiden tablolar'ın başlangıç melodisini ağzımla söylüyorum ama sesim bir trompetten farksız çıkıyor, hatta sonra orkestranın eşliği bile duyuluyor. etraftaki insanların bütün o sesleri ağzımdan nasıl çıkardığıma hayret edip ağızları açık bir şekilde beni izlediğini fark ettim, ve gülerek uyandım. aslında rüyada yaptığım şeyin toplu taşıma araçlarında ya da işte çok sıkılan insanların çaldıkları enstrümanı ellerinde hayal edip çalar gibi yapmalarından farksız olduğunu anlıyorum şimdi. müzik okuduğum zamanlarda sık sık, bir iki kere de çok aşkın bir şekilde rüyada başıma gelmiş ilginç bir deneyim...
son rüyada facebook'a giriyorum, social profile gibi (hatta social profile'ın kendisi de olabilir) bir uygulamada birisinin öpüşme başarıma yüz üzerinden 0 verdiğini görüp sinir oluyorum. midem bulanarak feci bir öç duygusuyla doluyorum ama o kişi arkadaş listemde yok, sanki bütün uygulamaları yüklesem bir şekilde ona sesimi duyurabilirmişim gibi geliyor. uygulamaları yükledikçe bütün bunların aslında korkunç bir testin bir parçası olduğunu ve birilerinin büyük ihtimalle beni izleyerek dalga geçtiğini düşünerek korkuyla uyandım.
Sunday, April 27, 2008
6. Largo
evren ve kim olduklarını hatırlayamadığım birkaç kişiyle tekrar kurulmuş olan efes'te, gelecekteyiz. kocaman mermer sütunların arasından güneş batıyor. şimdi kütüphanenin olduğu yerde devasa bir meksika restoranı var ve restoranın en güzel en geniş köşesinde kocaman bir masanın etrafında yavaş yavaş yemek yiyoruz. uzaktan tepesini gördüğüm artemis tapınağına bakıp gururla gülümsüyorum: meğer şehrin restorasyon işini abimle bana vermişler ve bu işin altından başarıyla kalkmamızın şerefine verilen bir yemekteymişiz, biraz sonra da kutlamalar için amfiteatra gideceğiz. birden nedense rüyanın içinde olduğumu fark edip kendimi eleştirdim: "ulan tiyatronun yerine restoran yapılır mı?"
[yatmadan önce emre'yle telefonda konuştuk, geçen hafta yediğimiz meksika restoranında yediğini ve oranın gayet güzel olduğunu söyledi]
[yatmadan önce emre'yle telefonda konuştuk, geçen hafta yediğimiz meksika restoranında yediğini ve oranın gayet güzel olduğunu söyledi]
Labels:
amfiteatr,
amfitiyatro,
antik kent,
efes,
evren,
kütüphane,
meksika restoranı,
rüya,
rüya kayıtları
Sunday, April 13, 2008
5. Tranquillamente

çok sıkıntılı olduğum ve neredeyse her gece arka arkaya kabus gördüğüm bir dönemdi. bir gece yatmadan önce arada sırada yaptığım gibi eski fotoğraflardan fazla ilginç olmayanlarla ya da çekerken yaptığım bir hata yüzünden çok güzel olmanın kıyısından dönenlerle oynuyordum. bir masaj sırasında çektiğim bir fotoğrafın üstünde bir süre oynadıktan sonra kendi başına anlamı olmayıp bir seri (örneğin daha önce binlerce kere denenmiş bir eller serisi) içinde güzel görünebileciğini düşündüm. fotoğrafta parmaklar uzun pozlama yüzünden uzamış ve eller az çok birbirinin içine girmişti.
gece rüyamda kendimi kabus görürken gördüm. kabusta kulağıma aynı anda binlerce cümle fısıldanıyordu ve ben hepsini algılayıp anlamaya çalışıyordum. cümlelerin bazıları ingilizce bazıları da türkçeydi ve "kaçamazsın", "aradığını hiçbir zaman bulamayacaksın" gibi aşağılayıcı ve moral bozucu şeylerdi. sonra bu rüya içindeki rüyadan kendi kendime konuşurken terli terli uyanıp elime baktım. görüntü tamamen siyah beyazdı ve elimi yatmadan önce baktığım fotoğraftaki gibi flu görüyordum. fısıltılar da arkada hafif devam ediyordu. yumruk halindeki elimi açıp avcumun içine baktım ve içinde kırmızı bir penanın parladığını gördüm (görüntüdeki tek renk penanın parlayan kırmızısı). birden içimdeki bütün sıkıntıların uçup gittiğini ve fısıltıların kaybolduğunu fark edip rahatladım. gülümseyerek elimi tekrar sıkıca kapatıp yastığın altına koydum ve uykuya dalmak üzere cenin pozisyonu aldım. tam bu sırada gerçekten uyanıp avcumu açıp baktım, boştu.
Labels:
arınma,
el,
fotoğraf,
kabus,
kırmızı pena,
masaj,
pena,
rüya,
rüya içinde rüya,
rüya kayıtları
Friday, April 11, 2008
4. Andante
iki gün arka arkaya iki sevişmeli rüya..
yakın bir arkadaşımın kız arkadaşıyla, birbirimizi cinsel olarak arzulamamamıza ve arada aldatma gibi arkadaşım için önemli olabilecek bir engel olmasına rağmen, sadece meraktan sevişiyoruz. kendisine karşı duyduğum arkadaşlık hissi sürekli gülerek ve işi ciddiye almayarak seviştikçe yerini sımsıcak daha önce hiç hissetmediğim bir duyguya, sanki karşımdakinin benimle aynı duygulanımları yaşayan ve aynı amaçları paylaşan birisi -hatta ta kendim- olmasının korkuyla karışık heyecanına dönüşüyor. daha önce ısrarla kaçındığım ten kokusunu ve terinin tadını merak ediyorum, bir yandan da feci midem bulanmaya başlıyor.
ikinci rüyada c. ile sevişiyorduk. sanki 7-8 senedir sevgiliyiz ve binlerce kere yaptığımız bir şeyi tekrar yapıyoruz, ama hiçbir sıkkınlık ya da aceleye yer vermeden. çok uzun, sonunun gelmesini istemediğimiz tükürüklü bir ön-sevişmeden sonra yağlı saçlarını koklayarak içine girerken uyandım. işe gelir gelmez ilk iş arayıp akşam provadan sonra bir şeyler içmeye davet ettim. ancak buluşma her zamanki gibi bir türlü nihai sonuna ermeyen ısrarsız bakışlarla geçti. beni sürekli sarhoş etmeye çalıştılar ama "çok içince gördüğüm rüyalardan dolayı alkolü kendime yasakladığımı" öne sürerek geri çevirdim.
yakın bir arkadaşımın kız arkadaşıyla, birbirimizi cinsel olarak arzulamamamıza ve arada aldatma gibi arkadaşım için önemli olabilecek bir engel olmasına rağmen, sadece meraktan sevişiyoruz. kendisine karşı duyduğum arkadaşlık hissi sürekli gülerek ve işi ciddiye almayarak seviştikçe yerini sımsıcak daha önce hiç hissetmediğim bir duyguya, sanki karşımdakinin benimle aynı duygulanımları yaşayan ve aynı amaçları paylaşan birisi -hatta ta kendim- olmasının korkuyla karışık heyecanına dönüşüyor. daha önce ısrarla kaçındığım ten kokusunu ve terinin tadını merak ediyorum, bir yandan da feci midem bulanmaya başlıyor.
ikinci rüyada c. ile sevişiyorduk. sanki 7-8 senedir sevgiliyiz ve binlerce kere yaptığımız bir şeyi tekrar yapıyoruz, ama hiçbir sıkkınlık ya da aceleye yer vermeden. çok uzun, sonunun gelmesini istemediğimiz tükürüklü bir ön-sevişmeden sonra yağlı saçlarını koklayarak içine girerken uyandım. işe gelir gelmez ilk iş arayıp akşam provadan sonra bir şeyler içmeye davet ettim. ancak buluşma her zamanki gibi bir türlü nihai sonuna ermeyen ısrarsız bakışlarla geçti. beni sürekli sarhoş etmeye çalıştılar ama "çok içince gördüğüm rüyalardan dolayı alkolü kendime yasakladığımı" öne sürerek geri çevirdim.
Thursday, April 10, 2008
3. Poco Allegretto
bu blogdaki postların başlığı anlatılan rüyanın hissine denk düştüğünü düşündüğüm müziğin temposu oluyor. bu sefer durum biraz farklı: geçen sefer istanbul'a gittiğimde brahms'ın 3. senfonisinin mükemmel bir yorumunu (özellikle başlığa ismini veren 3. bölüm) dinledim. akşam şu rüyayı gördüm:
paul'un pompidou'da açılan sergisindeyiz. sergide nedense benim de 2-3 fotoğrafım var ama orada asıl tercüman ve asistan olarak bulunuyorum. paul'ün etrafında pembeli, sarılı parlak mini etekli genç kızlar yüksek sesle kahkahalar atarak konuşuyorlar. paul'la arada göz göze geliyoruz "burada bana yetecek kadar kız var, gel biraz sen de nasiplen" bakışları atıyor. bazılarıyla tanıştırıyor ama ben inatla daha sade ve sanki oraya tesadüfen ya da bir kaza sonucu gelmiş birini arıyorum (bu birlikte çıktığımız seyahatin özeti gibiydi sanki). davetliler arasında c.'yi görüp mutlu oluyorum, "hadi bir kez daha deneyeyim" deyip gülümseyerek yanına gidiyorum. ansel adams'tan bahsediyoruz. (bu önemli çünkü adams paul'un yakın olduğu stilin doruk noktasını teşkil ediyor ve burada sessiz bir rekabet duygusu -sergideki fotoğraflar gibi- var) birden çok sarhoş oluyorum, belli ki c. de öyle. beni gıdıklayarak üst katta kullanılmayan bir sergi salonuna götürüyor. orada orchestre des metallos'nun klasik siyah-kırmızı konser kıyafetleriyle bir konser provasında olduğunu ve beni beklediklerini görüyorum. berry yanıma gelip çok sinirli bir şekilde bundan sonra sadece haydn çalacaklarını, ama çalarken somurtan benim gibi bir saksafoncu istemediklerini söylüyor. önce çalarken somurtmadığımı, sonra da haydn'in bütün hayatı boyunca somurtkan bir insan olarak tanındığını fransızcamın yetmediği yerlerde ingilizceyle tamamlayarak haykırıyorum, sonra c.'nin elinden sanki sevgilimmiş de aşağılanmamı daha fazla görmesini istemiyormuşum gibi tutup odadan çıkarıyorum. sergi salonunda ilke'yle karşılaşıyoruz, ona "her şey gittikçe orhan gencebay'ınkilere benzemeye başlayan saçlarım yüzünden oldu" diyorum. ilke -belli ki söylediğimi yine stack'e atmış- kayıtsızca duvardaki resme bakıyor: polaroid'inden çıkan bozuk filmden sakladığım bütün kareleri birleştirip bir kolaj yapmışım ve sergiye seçilenlerden biri de o.
[yakında bu kolajı hakikaten yapıp bu notun yerine koyucam]
paul'un pompidou'da açılan sergisindeyiz. sergide nedense benim de 2-3 fotoğrafım var ama orada asıl tercüman ve asistan olarak bulunuyorum. paul'ün etrafında pembeli, sarılı parlak mini etekli genç kızlar yüksek sesle kahkahalar atarak konuşuyorlar. paul'la arada göz göze geliyoruz "burada bana yetecek kadar kız var, gel biraz sen de nasiplen" bakışları atıyor. bazılarıyla tanıştırıyor ama ben inatla daha sade ve sanki oraya tesadüfen ya da bir kaza sonucu gelmiş birini arıyorum (bu birlikte çıktığımız seyahatin özeti gibiydi sanki). davetliler arasında c.'yi görüp mutlu oluyorum, "hadi bir kez daha deneyeyim" deyip gülümseyerek yanına gidiyorum. ansel adams'tan bahsediyoruz. (bu önemli çünkü adams paul'un yakın olduğu stilin doruk noktasını teşkil ediyor ve burada sessiz bir rekabet duygusu -sergideki fotoğraflar gibi- var) birden çok sarhoş oluyorum, belli ki c. de öyle. beni gıdıklayarak üst katta kullanılmayan bir sergi salonuna götürüyor. orada orchestre des metallos'nun klasik siyah-kırmızı konser kıyafetleriyle bir konser provasında olduğunu ve beni beklediklerini görüyorum. berry yanıma gelip çok sinirli bir şekilde bundan sonra sadece haydn çalacaklarını, ama çalarken somurtan benim gibi bir saksafoncu istemediklerini söylüyor. önce çalarken somurtmadığımı, sonra da haydn'in bütün hayatı boyunca somurtkan bir insan olarak tanındığını fransızcamın yetmediği yerlerde ingilizceyle tamamlayarak haykırıyorum, sonra c.'nin elinden sanki sevgilimmiş de aşağılanmamı daha fazla görmesini istemiyormuşum gibi tutup odadan çıkarıyorum. sergi salonunda ilke'yle karşılaşıyoruz, ona "her şey gittikçe orhan gencebay'ınkilere benzemeye başlayan saçlarım yüzünden oldu" diyorum. ilke -belli ki söylediğimi yine stack'e atmış- kayıtsızca duvardaki resme bakıyor: polaroid'inden çıkan bozuk filmden sakladığım bütün kareleri birleştirip bir kolaj yapmışım ve sergiye seçilenlerden biri de o.
[yakında bu kolajı hakikaten yapıp bu notun yerine koyucam]
Tuesday, April 8, 2008
2. Allegrissimo
kumsal demişken ikisi doğrudan, bir tanesi de dolaylı olmak üzere ezgi'yle ilgili üç rüya var.
tim'in çok iyi çaldığı bir konserden sonra eve geldim. kendimi oldukça iyi hissediyordum, içimde ertesi gün sabah erken kalkıp saksafon çalışmak için müthiş bir heves vardı. yatmadan önce bir chris potter albümünü sonsuz loop'a koydum. ezgi dansçıların ayaklarına sardıkları bezlerden birinin altına chris potter yazmış olarak girdi rüyama. "sen chris potter'ı biliyor musun?" diye sorunca suratını ekşitti "tabii 6 yaşımdan beri tanıyorum" dedi ve sanki beze yazılı ismi silmek istercesine ayaklarını yere iyice bastırarak dans etmeye başladı. nedense bu hareketin beni çok yaraladığını hissediyordum, o da bundan çok keyif aldığını belli edercesine orgazmik kahkahalar atarak ve hareketlerini iyice sertleştirerek uzaklaştı. uyandığımda pek çok kere unutup tekrar kırdığım kuralımı kendi kendime söylüyordum: "dansçılardan ve tiyatroculardan sevgili olmaz"
bir ara ezgi'nin resmini yapmak için çok çabalamıştım, rüyamda kendimi kocaman bir duvara gözünü çizerken gördüm. ilk önce kendi gözümden elimde bir fırçayla ama fırçayı hiç kullanmadan öyle duvara bakıyorum. duvarla aramda 2 santimetre gibi bir mesafe var. sonra kendimi dışarıdan gördüm. duvar onlarca metre uzunluğundaymış ve gözü başarılı bir şekilde bitirmişim öyle duruyorum. o zamanlar sürekli helnwein okumak/görmekten sanırım o stilin biraz fazla etkisi altında kalmışım.
üçüncü rüyadaysa kumsalda yürüyorum arkadan neubauten parçalarındakine benzer sürekli bir metal gıcırtısı ve ona eşlik eden dalga sesleri duyuluyor: bir okyanus kıyısında olduğumu anlayıp endişeli bir şekilde kıyıya iniyorum. hava koyu mavi-gri ve sert nemli bir rüzgar var, denize baktığım anda tekrar kendimi dışarıdan (arkadan) görüyorum. denizin içinde kocaman (kocaman derken bir apartman boyunda) bir yaratağın gözü var ve hiç göz kırpmadan beni izliyor. nasılsa yaratığın denizden çıkamadığını anlayıp rahatlıyorum ama bir daha hiç denize giremeyecekmiş gibi hissediyorum, içim burkuluyor.
tim'in çok iyi çaldığı bir konserden sonra eve geldim. kendimi oldukça iyi hissediyordum, içimde ertesi gün sabah erken kalkıp saksafon çalışmak için müthiş bir heves vardı. yatmadan önce bir chris potter albümünü sonsuz loop'a koydum. ezgi dansçıların ayaklarına sardıkları bezlerden birinin altına chris potter yazmış olarak girdi rüyama. "sen chris potter'ı biliyor musun?" diye sorunca suratını ekşitti "tabii 6 yaşımdan beri tanıyorum" dedi ve sanki beze yazılı ismi silmek istercesine ayaklarını yere iyice bastırarak dans etmeye başladı. nedense bu hareketin beni çok yaraladığını hissediyordum, o da bundan çok keyif aldığını belli edercesine orgazmik kahkahalar atarak ve hareketlerini iyice sertleştirerek uzaklaştı. uyandığımda pek çok kere unutup tekrar kırdığım kuralımı kendi kendime söylüyordum: "dansçılardan ve tiyatroculardan sevgili olmaz"
bir ara ezgi'nin resmini yapmak için çok çabalamıştım, rüyamda kendimi kocaman bir duvara gözünü çizerken gördüm. ilk önce kendi gözümden elimde bir fırçayla ama fırçayı hiç kullanmadan öyle duvara bakıyorum. duvarla aramda 2 santimetre gibi bir mesafe var. sonra kendimi dışarıdan gördüm. duvar onlarca metre uzunluğundaymış ve gözü başarılı bir şekilde bitirmişim öyle duruyorum. o zamanlar sürekli helnwein okumak/görmekten sanırım o stilin biraz fazla etkisi altında kalmışım.
üçüncü rüyadaysa kumsalda yürüyorum arkadan neubauten parçalarındakine benzer sürekli bir metal gıcırtısı ve ona eşlik eden dalga sesleri duyuluyor: bir okyanus kıyısında olduğumu anlayıp endişeli bir şekilde kıyıya iniyorum. hava koyu mavi-gri ve sert nemli bir rüzgar var, denize baktığım anda tekrar kendimi dışarıdan (arkadan) görüyorum. denizin içinde kocaman (kocaman derken bir apartman boyunda) bir yaratağın gözü var ve hiç göz kırpmadan beni izliyor. nasılsa yaratığın denizden çıkamadığını anlayıp rahatlıyorum ama bir daha hiç denize giremeyecekmiş gibi hissediyorum, içim burkuluyor.
Labels:
chris potter,
deniz,
einsturzende neubauten,
göz,
kumsal,
rüya,
rüya kayıtları,
saksafon,
tim hayward
1. Andante
juliette'le tanıştığımız kumsaldayız, yan yana oturmuş -hala kaldırılmamış- sahnede olup bitenleri izliyoruz. soğuk ya da sıcak olmadığını, insanların ağızlarının hareket etmesine rağmen seslerini duyamadığımı fark edip duyularımda yolunda gitmeyen bir şeylerin farkına varıyorum. arka planda derinden bir trauermarsch (beethoven'inki) sesi duyuyorum, sonra juliette'in saçlarını ellemeye çalışıyorum ama elim içinden kayıp gidiyor. o anda aslında ölü olduğumu anlayıp tarifsiz bir keder hissediyorum.
juliette bir süre sonra sıkılıp kalkıyor ben de onun peşinden gidiyorum ancak kumsalın bittiği yerden öteye görünmez bir duvar yüzünden atım atamıyorum: buradan ölümümün kumsalda gerçekleştiğini ve sonsuza kadar orada kısılı kalacağımı çıkarıp kendime şöyle diyorum: "iyi de ben böyle sıkıntıdan patlarım"
juliette bir süre sonra sıkılıp kalkıyor ben de onun peşinden gidiyorum ancak kumsalın bittiği yerden öteye görünmez bir duvar yüzünden atım atamıyorum: buradan ölümümün kumsalda gerçekleştiğini ve sonsuza kadar orada kısılı kalacağımı çıkarıp kendime şöyle diyorum: "iyi de ben böyle sıkıntıdan patlarım"
Labels:
beethoven,
kumsal,
rüya,
rüya kayıtları,
sıkıntı,
trauermarsch
Prolog
djerba'dan dönüşümde sağda solda zaten yazmaya başladığım rüyalarımı bir blogda toplamaya karar verdim. bunda adorno'nun daha önce fransızcasını bayılarak okuduğum sonra türkçesi yayınlanınca tekrar keşfettiğim rüya kayıtlarının da etkisi oldu. adorno'nun aksine ben arada sırada rüyalarla ilgili yorum ve hislerimi de ekleyeceğim. ayrıca arada sırada rüyalarla ilgili veya ilgisiz fotoğraflar da eklemeye karar verdim. rüyalar daha önce tuttuğum notlardan da olabilir, bir önceki gün de görülmüş olabilirler, bunlar arasında -şimdilik- bir fark koymayı gerekli görmüyorum.
rüya kayıtlarına ilginizi uyandırmak için kitaptan bir pasaj ekliyorum buraya:
"Benjamin'in Pasajlar Projesi'nin basılı bir kopyasını elimde tutuyorum; Benjamin çalışmasını tamamına mı erdirmiş yoksa ben elimdeki elyazmalarından mı oluşturmuşum belli değil. Sevgiyle kitaba göz gezdiriyorum. 'İkinci Bölüm' veya 'İkinci Kısım' adında bir başlığın altında şu motto yazılı:
'Hangi tramvay, sadece toprağın kütürdeyen sesi için yol aldığını iddia edecek kadar küstah olabilir?' Robert August Lange, 1839"
rüya kayıtlarına ilginizi uyandırmak için kitaptan bir pasaj ekliyorum buraya:
"Benjamin'in Pasajlar Projesi'nin basılı bir kopyasını elimde tutuyorum; Benjamin çalışmasını tamamına mı erdirmiş yoksa ben elimdeki elyazmalarından mı oluşturmuşum belli değil. Sevgiyle kitaba göz gezdiriyorum. 'İkinci Bölüm' veya 'İkinci Kısım' adında bir başlığın altında şu motto yazılı:
'Hangi tramvay, sadece toprağın kütürdeyen sesi için yol aldığını iddia edecek kadar küstah olabilir?' Robert August Lange, 1839"
Labels:
adorno,
robert august lange,
rüya,
rüya kayıtları,
tramvay,
walter benjamin
Subscribe to:
Comments (Atom)
