Showing posts with label deniz. Show all posts
Showing posts with label deniz. Show all posts

Thursday, December 6, 2012

36. Grave

ezgi'yle bir kumsalda tertemiz denize karşı uzanmış ayaklarımıza değen suya bakıp konuşuyoruz. elimle yerden kum alıp bacağıma sürüyorum, arada böyle malak tatili yapmanın faydaları üzerine düşünüyorum. hava sakin olmasına rağmen denizde dev gibi dalgalar var ama hep tam ayağımızın dibinde sönüyorlar. sonra birden kilometrelerce öteden gökdelen boyutlarında bir dalga beliriyor ve hızlıca üzerimize geliyor. ezgiye sarılıp ağlayarak büyük ihtimalle öleceğimizi ve sakin olmasını(!) söylüyorum. arkadadan s.t. sakince bunun bir tsunami olduğunu ve büyük ihtimalle arkadan ikinci bir dalganın daha geleceğini ve herkesin öleceğini söylüyor. ölüme hiç hazır olmadığımı ve daha yapacağım şeyler olduğunu düşünüp kederleniyorum. bir yandan da dalganın büyük ihtimalle uzaklara çarpan bir meteor ya da dünyanın alt katmanlarından birden yukarı fırlayan bir tabaka yüzünden olduğunu düşünüyorum.

Saturday, January 8, 2011

30. Prestissimo

deniz kıyısında bir ofisteyiz bilardo ya kocaman bir langırt masasının altından eski ve kırık bir oyuncak parçası buluyorum. sonra kumsalda o oyuncağa ait olduğunu anladığım başka parçalar. bu parçalar arasındaki bağlantıları düşünürken bir yandan aslında yakında olacak bir cinayeti kimin işleyeceğini bulmaya çalışıyorum. sonunda bütün parçaları birleştiriyorum: 1970'lerden kalma, gazetelerin kuponla verdiği bir futbolcu oyuncağı. hemen ofisteki arşivden(!) oyuncağın verildiği güne gazetedeki bir sayfada görülen uzun saçlı adamın cinayeti işleyeceğini anlıyorum. adam yan odadan çıkıyor. henüz yaşanmamış cinayet vak'asını çözmemle bir yerlerden e. beliriyor. üzerinde çok hoşuma giden, mor/kırmızı/mavi bir bikini var. çok güzel yanmış, saçları upuzun ve onu neredeyse kovalarcasına takip ediyorum. büyükçe bir gemiye yüzüp güvertesine çıkıyoruz. güvertesinde bikinisinin üstünü çıkarıyor, memelerinden çok tahrik olup avuçluyorum, poposunu kavrayıp kendime sıkıca yaslıyorum o ise biraz ileri kaçıp kalçalarını dışarı çıkararak yere eğiliyor, sonra geminin içine doğru kaçıyor. iç mekanda en alt kata iniyorum ama iki genç fransız erkeğinden başka bir şey bulamıyorum. oldukça yoğun bir duman çıkaran bir cıgara içerek çok düşük bitrate'li mp3'leri bir algoritmayla daha kaliteli hale getirebileceklerini kanıtlamaya çalışıyorlar. onları içimden hemen çürütüyorum: "öyle bir algoritma olsaydı parçaları internetten olduğu gibi indirmez, düşük bit rateli sıkıştırılmış versiyonlarını indirip lokalimizde dönüştürüp dinlerdik"

Tuesday, April 8, 2008

2. Allegrissimo

kumsal demişken ikisi doğrudan, bir tanesi de dolaylı olmak üzere ezgi'yle ilgili üç rüya var.
tim'in çok iyi çaldığı bir konserden sonra eve geldim. kendimi oldukça iyi hissediyordum, içimde ertesi gün sabah erken kalkıp saksafon çalışmak için müthiş bir heves vardı. yatmadan önce bir chris potter albümünü sonsuz loop'a koydum. ezgi dansçıların ayaklarına sardıkları bezlerden birinin altına chris potter yazmış olarak girdi rüyama. "sen chris potter'ı biliyor musun?" diye sorunca suratını ekşitti "tabii 6 yaşımdan beri tanıyorum" dedi ve sanki beze yazılı ismi silmek istercesine ayaklarını yere iyice bastırarak dans etmeye başladı. nedense bu hareketin beni çok yaraladığını hissediyordum, o da bundan çok keyif aldığını belli edercesine orgazmik kahkahalar atarak ve hareketlerini iyice sertleştirerek uzaklaştı. uyandığımda pek çok kere unutup tekrar kırdığım kuralımı kendi kendime söylüyordum: "dansçılardan ve tiyatroculardan sevgili olmaz"

bir ara ezgi'nin resmini yapmak için çok çabalamıştım, rüyamda kendimi kocaman bir duvara gözünü çizerken gördüm. ilk önce kendi gözümden elimde bir fırçayla ama fırçayı hiç kullanmadan öyle duvara bakıyorum. duvarla aramda 2 santimetre gibi bir mesafe var. sonra kendimi dışarıdan gördüm. duvar onlarca metre uzunluğundaymış ve gözü başarılı bir şekilde bitirmişim öyle duruyorum. o zamanlar sürekli helnwein okumak/görmekten sanırım o stilin biraz fazla etkisi altında kalmışım.

üçüncü rüyadaysa kumsalda yürüyorum arkadan neubauten parçalarındakine benzer sürekli bir metal gıcırtısı ve ona eşlik eden dalga sesleri duyuluyor: bir okyanus kıyısında olduğumu anlayıp endişeli bir şekilde kıyıya iniyorum. hava koyu mavi-gri ve sert nemli bir rüzgar var, denize baktığım anda tekrar kendimi dışarıdan (arkadan) görüyorum. denizin içinde kocaman (kocaman derken bir apartman boyunda) bir yaratağın gözü var ve hiç göz kırpmadan beni izliyor. nasılsa yaratığın denizden çıkamadığını anlayıp rahatlıyorum ama bir daha hiç denize giremeyecekmiş gibi hissediyorum, içim burkuluyor.