Showing posts with label saksafon. Show all posts
Showing posts with label saksafon. Show all posts

Friday, July 23, 2010

24. Largo

e. beni pastaneye göndermiş. h. de bana eşlik ediyor. herhalde türk mahallesindeyiz, bir türk pastaneye girip vitrindeki tatlılar tarafından büyüleniyoruz, ben hepsinden birrer tane istiyorum. bize servis yapan adam içeriye gidiyor ve uzun süre gelmiyor. o sırada h. ile çalışanlar hakkında konuşuyoruz, acaba hangi şehirden geldiklerinden aksanlarının bozukluğundan bahsediyoruz. yaklaşık 1,5 saat sonra (ya da rüyada 1,5 saat gibi gelen bir süre, neticede h.'ye dönüp "abi ne kadar zaman oldu 1,5 saat oldu herhalde" diyorum) bir tepsi üzerinde istediğimiz tatlılar geliyor. adam şerbet için eskiden bir fransız çiçeğinin özütünü kullandığını tam da bugün türkiye'den getirdiği yeni bir özüt kullandığını o yüzden bütün tatlıları tekrar yaptığını söylüyor.

tepsiyi alıp dışarı çıkacakken çıkış kapısının arkasındaki birine n. (h. n.'ye dönüşmüş) "aa merhaba, nasılsın abi" diyor. ben de masadaki iki sakallı 20'lerindeki adama selam veriyorum kafamla. masadakiler de yüksek sesle sanki onlara da yılışıyormuşum da rahatsız olmuş gibi "bu türkler de hep böyle işte" diye sitem ediyorlar. kendi milletinden olanlara karşı anti-sosyalliğin sadece yurtdışındaki türklerde olduğunu düşünüp "yurtdışındaki türkler de tıpkı sizin gibi" diyorum. şaşırıyorlar ve bana burada ne yaptığımı soruyorlar. bir süre itü'deki ortamdan bahsediyoruz, belli ki itü öğrencileri. sonra bir şekilde hayat hikayemi anlatmaya başlıyorum.

pastaneden çıktığımda dışarısı karlı "ev"e doğru yol alıyorum. yolda c.'nin halası almanya'da yaşayan kızıyla yolda yürürken görüyorum. bir telefon kulübesinin yanında duruyorlar kız içeri girip ahizeyi kulağına dayayıp mükemmel bir müzik fısıldıyor, meğer kulübede çok yüksek hoparlörler varmış, bütün mahalleye yayın yapıyor. çıkan müzikte insan sesinden başka her şey var. çok güzel bir klavye solosu hatırlıyorum.

eve girecekken c.'yi görüyorum ona kuzeninin performansını dinlediğimi ve çok iyi çaldığını söylüyorum. eve giriyoruz. ev şatodan bozma bir malikane. bir şöminenin üzerinde "greg & tibo" imzalı fransızca bir not var: "şömine gerçektir ama kullanılamaz". ayakkabılarımızı çıkarıyoruz, c. ağzından çok ince armonikler çıkarmaya başlıyor. nasıl yaptığını soruyorum, çok uzun zamandır yapabildiğini nasıl yaptığını anlamadığını söylüyor, gırtlağında su tutuyormuş. ama çok ince armonikler çıkarmak insanı çok acıktıran bir şeymiş

Thursday, September 24, 2009

20. Prestissimo

iş yüzünden çok stresli ve belirsiz bir dönemde rüyamda işteki masamda oturuyorum ve mail kutuma iş maillerinin yağışını yetiştirmem gereken öteki işleri yaparken endişeyle izliyorum. kendi kendime sürekli "nasıl yapacağım, nasıl yetiştireceğim, akşam saksafon çalmaya gidemeyeceğim" diye söylenirken ter içinde uyandım.

Wednesday, October 8, 2008

12. Grave

2 kız , 1 erkek kardeş ve babaları ellerinde minik toplar atan bir çift tabancayla oyun oynuyorlar, vurulan kişi oyundan çıkıp silahını kendisi yerine oyuna dahil olana veriyor. aynı zamanda da kısa kesilmiş çimlerin olduğu bir mekanda bir açık hava kokteylindeyiz, yanımda ilke de var. oyunu çocukların şirinliğine bakıp eğlenerek izliyoruz. sonunda erkek çocuk babasını da vurarak kazanıyor. oyun bittikten sonra baba silahını bırakıyor ve oyuncular ortadan kayboluyor. ben de yerden silahı alıp bana sırtını dönmüş kendisi için içecek seçen çocukların 2 aylık hamile annesinin poposuna ateş ediyorum. kadın bana doğru dönünce (poposunun büyük olduğunu kast etmek için) poposunu ilke'nin poposu sandığımı söylüyorum, hınzırca gülüyoruz.
hatırlayamadığım birkaç cümleden sonra sarmaş dolaş olup ateşli bir şekilde seviştik.


dünyanın sonuyla ilgili 3 rüya:
- kıyamet gününde her tarafı kapkaranlık bir sis kaplıyor ve sis birden geri çekildiğinde herkes yere düşüp ölüyor. deniz, haluk ve nir'le bir çölün ortasında içinde dilini konuşmadığımız yaklaşık 10 kişinin bulunduğu bir kulübeye sığınıyoruz. birden içeriye gestapo kılıklı askerler giriyor ve herkesi sıraya dizip soru soruyorlar, sorunun cevabını beklemeden kurbanları öldürüyorlar. bu sırada biz saklanmışız, ama birimiz yere bir şey düşürerek yerimizi belli ediyor. nir suratında en ufak bir korku ifadesi olmaksızın kendisini feda ederek kurbanların arasına karışıyor ve ölümünü dehşetle izliyoruz.
- tatil boyunca 1 hafta saksafon çalamayınca gelen klasik rüyalardan biri: guitar club'a benzer bir yerde saksafon dersi veriyorum ama birden bina yıkılmaya başlıyor ve her yerin yukarıdaki rüyadaki gibi koyu boğucu bir toza boğulduğunu görüyorum.
- maçka'dan beşiktaş'a sabahın erken saatlerinde gri bir gökyüzü altında yürüyorum. evler, dükkanlar her yer boşaltılmış. derken ileride daha büyük bir kalabalığa katılmak üzere olan bir grup insan görüyorum. denize karışan ırmaklar gibi kocaman kalabalığa ulaştıklarında iyice seçilmez oluyorlar, sonra silikleşip kayboluyorlar (Helnwein etkisi). bir süre sonra anlıyorum ki sonny rollins'in cenazesindeyiz ve onun ölümüyle evrenin de sonu gelmiş.

Tuesday, April 8, 2008

2. Allegrissimo

kumsal demişken ikisi doğrudan, bir tanesi de dolaylı olmak üzere ezgi'yle ilgili üç rüya var.
tim'in çok iyi çaldığı bir konserden sonra eve geldim. kendimi oldukça iyi hissediyordum, içimde ertesi gün sabah erken kalkıp saksafon çalışmak için müthiş bir heves vardı. yatmadan önce bir chris potter albümünü sonsuz loop'a koydum. ezgi dansçıların ayaklarına sardıkları bezlerden birinin altına chris potter yazmış olarak girdi rüyama. "sen chris potter'ı biliyor musun?" diye sorunca suratını ekşitti "tabii 6 yaşımdan beri tanıyorum" dedi ve sanki beze yazılı ismi silmek istercesine ayaklarını yere iyice bastırarak dans etmeye başladı. nedense bu hareketin beni çok yaraladığını hissediyordum, o da bundan çok keyif aldığını belli edercesine orgazmik kahkahalar atarak ve hareketlerini iyice sertleştirerek uzaklaştı. uyandığımda pek çok kere unutup tekrar kırdığım kuralımı kendi kendime söylüyordum: "dansçılardan ve tiyatroculardan sevgili olmaz"

bir ara ezgi'nin resmini yapmak için çok çabalamıştım, rüyamda kendimi kocaman bir duvara gözünü çizerken gördüm. ilk önce kendi gözümden elimde bir fırçayla ama fırçayı hiç kullanmadan öyle duvara bakıyorum. duvarla aramda 2 santimetre gibi bir mesafe var. sonra kendimi dışarıdan gördüm. duvar onlarca metre uzunluğundaymış ve gözü başarılı bir şekilde bitirmişim öyle duruyorum. o zamanlar sürekli helnwein okumak/görmekten sanırım o stilin biraz fazla etkisi altında kalmışım.

üçüncü rüyadaysa kumsalda yürüyorum arkadan neubauten parçalarındakine benzer sürekli bir metal gıcırtısı ve ona eşlik eden dalga sesleri duyuluyor: bir okyanus kıyısında olduğumu anlayıp endişeli bir şekilde kıyıya iniyorum. hava koyu mavi-gri ve sert nemli bir rüzgar var, denize baktığım anda tekrar kendimi dışarıdan (arkadan) görüyorum. denizin içinde kocaman (kocaman derken bir apartman boyunda) bir yaratağın gözü var ve hiç göz kırpmadan beni izliyor. nasılsa yaratığın denizden çıkamadığını anlayıp rahatlıyorum ama bir daha hiç denize giremeyecekmiş gibi hissediyorum, içim burkuluyor.