Thursday, December 6, 2012
36. Grave
Monday, May 14, 2012
35. Lento
e. kendine söylenenleri aynen yapan bir otomat gibi davranıyor. onu bir komuta alıştırmışız ve o komutla ileriye doğru zıplata zıplata ilerleterek bir duvara çarptırıyoruz. şuursuzluğu bana o kadar komik geliyor ki kahkadan uyanıyorum.
17/10/2012 notu: Mayıs ortasında gördüğüm dışkılı rüyadan yaklaşık bir ay kadar sonra bağırsak problemlerim başladı. Büyük ihtimalle kuluçka dönemine rastgelmiş bu rüya.
Sunday, April 22, 2012
34. Moderato
Friday, November 18, 2011
33. Vivo
g. asil gizin birisinden oc alir gibi sevisen kadinlarda sakli oldugunu, onlara danismadan metodun hicbir sekilde tamamlanmis kabul edilemeyecegini soyluyor.
Wednesday, March 23, 2011
32. Lento
Thursday, January 27, 2011
Saturday, January 8, 2011
30. Prestissimo
deniz kıyısında bir ofisteyiz bilardo ya kocaman bir langırt masasının altından eski ve kırık bir oyuncak parçası buluyorum. sonra kumsalda o oyuncağa ait olduğunu anladığım başka parçalar. bu parçalar arasındaki bağlantıları düşünürken bir yandan aslında yakında olacak bir cinayeti kimin işleyeceğini bulmaya çalışıyorum. sonunda bütün parçaları birleştiriyorum: 1970'lerden kalma, gazetelerin kuponla verdiği bir futbolcu oyuncağı. hemen ofisteki arşivden(!) oyuncağın verildiği güne gazetedeki bir sayfada görülen uzun saçlı adamın cinayeti işleyeceğini anlıyorum. adam yan odadan çıkıyor. henüz yaşanmamış cinayet vak'asını çözmemle bir yerlerden e. beliriyor. üzerinde çok hoşuma giden, mor/kırmızı/mavi bir bikini var. çok güzel yanmış, saçları upuzun ve onu neredeyse kovalarcasına takip ediyorum. büyükçe bir gemiye yüzüp güvertesine çıkıyoruz. güvertesinde bikinisinin üstünü çıkarıyor, memelerinden çok tahrik olup avuçluyorum, poposunu kavrayıp kendime sıkıca yaslıyorum o ise biraz ileri kaçıp kalçalarını dışarı çıkararak yere eğiliyor, sonra geminin içine doğru kaçıyor. iç mekanda en alt kata iniyorum ama iki genç fransız erkeğinden başka bir şey bulamıyorum. oldukça yoğun bir duman çıkaran bir cıgara içerek çok düşük bitrate'li mp3'leri bir algoritmayla daha kaliteli hale getirebileceklerini kanıtlamaya çalışıyorlar. onları içimden hemen çürütüyorum: "öyle bir algoritma olsaydı parçaları internetten olduğu gibi indirmez, düşük bit rateli sıkıştırılmış versiyonlarını indirip lokalimizde dönüştürüp dinlerdik"
Saturday, December 11, 2010
29. Grave
h. kanserini yenmiş, ama müziğe çok yetenekli otistik bir cüceye dönüşmüş. oyuncak gibi bir org çalıyor. başı örtülü hanımı kanser riskini en fazla artıran yiyeceğin baklava olduğunu söylüyor. özellikle gece yiyince çok zararlı oluyormuş.
norveçli bir gitarist jazz café'de lideri olduğum bir grupla çalıyor. ama grupça onun müziklerini öğrenmişiz. ben nedense sondan önceki parçada melodiyi çalıp son parçada da bir solo çalmak dışında hiç katılmıyorum. setten sonra çalışımı hiç beğenmediğimi söyleyince fena çalmadığımı söyleyip teselli etmeye çalışıyor.
Wednesday, December 1, 2010
Sunday, November 28, 2010
27. Vivo
momo'nun barındaki konserde -saçlarım yağlı olduğu için- bütün akşam kafamda kocaman bir bereyle çalınca akşam şu rüyayı gördüm:
içinde e.'nin de olduğu bir sınıftayım, sınıftaki sıralar bazı tren vagonlarında olduğu gibi ikişerli sıralar halinde birbirine bakıyorlar ve 4'lü gruplara ayrılmışlar. e.'nin suratı bana dönük. yanımdakilere heyecanlı ve komik bir şekilde hocanın anlattığı konuyu anlatıyorum (yatmadan big bang öncesi olaylara dair bulunan ve henüz yayınlanmamış bir makale okumuştum, onunla ve penrose ile ilgili bir şeylerdi) . o sırada kafamda bulunan bere büyüyor ve bu e.'yi çok güldürüyor, sürekli gözümün içine hayran hayran bakıyor. içimden gülüşünü ne kadar tatlı bulduğumu söylemek geçiyor ama bir türlü yanına gidip konuşmuyorum.
iki üç adam kendi aralarında benim hakkımda konuşuyorlar, aralarında en saygı duydukları kişi "aslında bir şirket kurup çok başarılı olacağı kesinken fasa fiso işlerle uğraşması biraz garip, yine de hala zaman var" derken kendimi dışarıdan, onların perspektifinden izliyorum. saçlarım uzun, çok inceyim: belli ki 19 yaşımda londra'dan döndüğüm halime bakıyorum.
Sunday, October 3, 2010
26. Lento
yatmadan önce son zamanlarda çok tartışılan richard dawkins-harun yahya videosunu ve yine r.d.'nin müslümanlarla tartıştığı videoları izledim.
rüyamda bir dost meclisinde dünyanın eksenin yavaş yavaş doğuya kaydığını, 20 sene sonra ekonomik olarak türkiye'nin avrupa'nın ilk 3 ülkesinden biri olacağını ve türkiye'de şu anda sermayenin ve politik gücün el değiştirmesiyle bursaspor'un şampiyonluğu arasında sadece tesadüflerle açıklanamayacak bir bağ olduğunu anlatmaya çalışıyordum. içimden de konuyu bir şekilde gelecekte islam içerisinde (bu ekonomik değişimle birlikte) bir iç hesaplaşma hatta avrupa'da reform zamanındakine benzer şiddetli/ölümcül tartışmaların olması gerektiğine bağlamayı düşünüyordum.
aynı gece uzun bir yolculuktan sonra döndüğüm evimde (sanırım rue nicolet'deki evdi) d. beni ayartmaya çalışıyor, tekini en ince ayrıntısına kadar gördüğüm kocaman memesinin ucundan çok tahrik oluyorum hatta birlikte bir ara çıplak kalıyoruz, ama içimden her şeyi mahvetmemek için yapmamam gerektiğini kendime 3-4 kez tekrar edip duruyorum.
Tuesday, August 31, 2010
25. Allegro
evren'i herkesin güzel giyindiği kalabalık bir yemeğe götürüp halil kudat'la tanıştırıyorum.
Friday, July 23, 2010
24. Largo
e. beni pastaneye göndermiş. h. de bana eşlik ediyor. herhalde türk mahallesindeyiz, bir türk pastaneye girip vitrindeki tatlılar tarafından büyüleniyoruz, ben hepsinden birrer tane istiyorum. bize servis yapan adam içeriye gidiyor ve uzun süre gelmiyor. o sırada h. ile çalışanlar hakkında konuşuyoruz, acaba hangi şehirden geldiklerinden aksanlarının bozukluğundan bahsediyoruz. yaklaşık 1,5 saat sonra (ya da rüyada 1,5 saat gibi gelen bir süre, neticede h.'ye dönüp "abi ne kadar zaman oldu 1,5 saat oldu herhalde" diyorum) bir tepsi üzerinde istediğimiz tatlılar geliyor. adam şerbet için eskiden bir fransız çiçeğinin özütünü kullandığını tam da bugün türkiye'den getirdiği yeni bir özüt kullandığını o yüzden bütün tatlıları tekrar yaptığını söylüyor.
tepsiyi alıp dışarı çıkacakken çıkış kapısının arkasındaki birine n. (h. n.'ye dönüşmüş) "aa merhaba, nasılsın abi" diyor. ben de masadaki iki sakallı 20'lerindeki adama selam veriyorum kafamla. masadakiler de yüksek sesle sanki onlara da yılışıyormuşum da rahatsız olmuş gibi "bu türkler de hep böyle işte" diye sitem ediyorlar. kendi milletinden olanlara karşı anti-sosyalliğin sadece yurtdışındaki türklerde olduğunu düşünüp "yurtdışındaki türkler de tıpkı sizin gibi" diyorum. şaşırıyorlar ve bana burada ne yaptığımı soruyorlar. bir süre itü'deki ortamdan bahsediyoruz, belli ki itü öğrencileri. sonra bir şekilde hayat hikayemi anlatmaya başlıyorum.
pastaneden çıktığımda dışarısı karlı "ev"e doğru yol alıyorum. yolda c.'nin halası almanya'da yaşayan kızıyla yolda yürürken görüyorum. bir telefon kulübesinin yanında duruyorlar kız içeri girip ahizeyi kulağına dayayıp mükemmel bir müzik fısıldıyor, meğer kulübede çok yüksek hoparlörler varmış, bütün mahalleye yayın yapıyor. çıkan müzikte insan sesinden başka her şey var. çok güzel bir klavye solosu hatırlıyorum.
eve girecekken c.'yi görüyorum ona kuzeninin performansını dinlediğimi ve çok iyi çaldığını söylüyorum. eve giriyoruz. ev şatodan bozma bir malikane. bir şöminenin üzerinde "greg & tibo" imzalı fransızca bir not var: "şömine gerçektir ama kullanılamaz". ayakkabılarımızı çıkarıyoruz, c. ağzından çok ince armonikler çıkarmaya başlıyor. nasıl yaptığını soruyorum, çok uzun zamandır yapabildiğini nasıl yaptığını anlamadığını söylüyor, gırtlağında su tutuyormuş. ama çok ince armonikler çıkarmak insanı çok acıktıran bir şeymiş
Tuesday, July 20, 2010
23. Allegro
ilk piyesin sonunda elif şafak (ted'dekine benzeyen) bir konuşma yapıyor. konuşmadan sonra verilen arada bazı fransızlarla tanışıyorum, konuşmadan pek memnun kalmamışlar. konuşmayı genel olarak beğendiğimi ama bazı oto-oryantlist taraflarının, özellikle sufiler ve istanbul'un topkapı gibi mekanları üzerine bayağı betimlemelerinin beni rahatsız ettiğini ve durup dururken neden kendisinden bahsettiğini anlamadığımı söylüyorum (yatmadan önce attığım bir mailde neredeyse aynı şeyleri söylemiştim). başlarıyla söylediklerimi onaylasalar da aslında başka sebeplerden rahatsız olduklarını seziyorum.
ikinci bölüm kör gözünden kan akan boksörün bir bilgisayar oyunu gibi canlandırılmasıymış ve bir çeşit interaktif korku video gösterisi şeklinde gelişiyor.
Wednesday, February 24, 2010
22. Grave
cenk, deniz ve evren'le bir tatil köyündeyiz, karanlık odanın içine birden vampirleşmiş fareler dalıyor.
st joseph'in grand quartier'sine benzeyen kocaman bir alandaki bir konserde mathieu ve bassel'le footprints çalıyoruz. konserden sonra inip arka arkaya kaydı dinliyorum: her dinleyişte başka bir müzik geliyor. bir tanesi hakkındaki yorumum : ritmik olarak güzel fikirler var ama kendini çok tekrar ediyor. bütün kayıtlarda piyano sololarının saksafonunkilerden çok daha güzel çalındığını düşünüyorum.
Saturday, February 6, 2010
21. Grave
Thursday, September 24, 2009
20. Prestissimo
Sunday, May 10, 2009
19. Presitissimo
uyanınca kocaman bir umutsuzlukla etrafıma bakıp e.'nin kafasının etrafına sardığı elini gördüm ve onu aramızdaki belirsiz ilişkiyi kırarcasına kararlılıkla ve tereddüt etmeden öptüm, sonra aynı kararlılıkla arkamı dönüp hayatıma vereceğim yönü bininci defa kurgulmaya başladım.
Monday, March 2, 2009
18. Allegro
rue de rome'da bir dükkanda saksafonuma bec ve kamış deniyorum, etrafımda 8-9 kişilik kızlı erkekli belli ki birbirini tanıyan müzisyenlerden oluşan bir grup var. verilen bekleri taktıkça her gün yaptığım ısınma egzersizlerini yapıp uzun notalarla tonu kontrol ediyorum. nedense kimse bir şey çalmıyor ve dikkatle beni izliyor. yaptıklarım o sırada içeri giren bir grubun dikkatini çekiyor ve aşağı kata inerken merdivenlerin yanında duran bana yaklaşıp takdir dolu cümleler ediyorlar. onlar aşağı iner inmez yanımdaki müzisyenler benimle dalga geçmeye başlıyor, hatta çaldığım cümleleri ya da benzerlerini çalıp gülüyorlar (yeni çıkardığım 3 tane freddie hubbard licki ve wayne shorter'ın ismini şu an hatırlayamadığım parçası).
sonra eşyalarını toplayıp çıkıyorlar, ben de onları gizlice takip ediyorum. bir minibüse biniyorlar ve tekirdağ'da iniyorlar. uzaktan halay çektiklerini sandığım bir grup insanın yanına doğru gidiyorlar. kalabalığa yaklaştıkça yonca evcimik'in 8:15 vapurunda adlı güzide eserinin başındaki abuk sabuk şeyi söyleyip bir tür kabile dansı yaptıklarını görüyorum. bizim müzisyenler de bunlara katılıp çember halinde dönüyorlar. "vay be bu kadar dalga geçtiğimiz şeyler başka kültürlerde nasıl da kutsallaştırılabiliyor" diye düşünürken uyandım.
Friday, February 20, 2009
17. Grave
bir hastane odası. paul ameliyat olmuş ama bambaşka bir insan var yerinde. neşeli ve hareketli kişiliği gitmiş, donuk gülümsemeli yaşlı (ve kel!) bir adam gelmiş yerine. çok sevdiğim bir insanı kaybetmenin üzüntüsüne boğuluyorum...
