Sunday, April 27, 2008

6. Largo

evren ve kim olduklarını hatırlayamadığım birkaç kişiyle tekrar kurulmuş olan efes'te, gelecekteyiz. kocaman mermer sütunların arasından güneş batıyor. şimdi kütüphanenin olduğu yerde devasa bir meksika restoranı var ve restoranın en güzel en geniş köşesinde kocaman bir masanın etrafında yavaş yavaş yemek yiyoruz. uzaktan tepesini gördüğüm artemis tapınağına bakıp gururla gülümsüyorum: meğer şehrin restorasyon işini abimle bana vermişler ve bu işin altından başarıyla kalkmamızın şerefine verilen bir yemekteymişiz, biraz sonra da kutlamalar için amfiteatra gideceğiz. birden nedense rüyanın içinde olduğumu fark edip kendimi eleştirdim: "ulan tiyatronun yerine restoran yapılır mı?"

[yatmadan önce emre'yle telefonda konuştuk, geçen hafta yediğimiz meksika restoranında yediğini ve oranın gayet güzel olduğunu söyledi]

Sunday, April 13, 2008

5. Tranquillamente




çok sıkıntılı olduğum ve neredeyse her gece arka arkaya kabus gördüğüm bir dönemdi. bir gece yatmadan önce arada sırada yaptığım gibi eski fotoğraflardan fazla ilginç olmayanlarla ya da çekerken yaptığım bir hata yüzünden çok güzel olmanın kıyısından dönenlerle oynuyordum. bir masaj sırasında çektiğim bir fotoğrafın üstünde bir süre oynadıktan sonra kendi başına anlamı olmayıp bir seri (örneğin daha önce binlerce kere denenmiş bir eller serisi) içinde güzel görünebileciğini düşündüm. fotoğrafta parmaklar uzun pozlama yüzünden uzamış ve eller az çok birbirinin içine girmişti.

gece rüyamda kendimi kabus görürken gördüm. kabusta kulağıma aynı anda binlerce cümle fısıldanıyordu ve ben hepsini algılayıp anlamaya çalışıyordum. cümlelerin bazıları ingilizce bazıları da türkçeydi ve "kaçamazsın", "aradığını hiçbir zaman bulamayacaksın" gibi aşağılayıcı ve moral bozucu şeylerdi. sonra bu rüya içindeki rüyadan kendi kendime konuşurken terli terli uyanıp elime baktım. görüntü tamamen siyah beyazdı ve elimi yatmadan önce baktığım fotoğraftaki gibi flu görüyordum. fısıltılar da arkada hafif devam ediyordu. yumruk halindeki elimi açıp avcumun içine baktım ve içinde kırmızı bir penanın parladığını gördüm (görüntüdeki tek renk penanın parlayan kırmızısı). birden içimdeki bütün sıkıntıların uçup gittiğini ve fısıltıların kaybolduğunu fark edip rahatladım. gülümseyerek elimi tekrar sıkıca kapatıp yastığın altına koydum ve uykuya dalmak üzere cenin pozisyonu aldım. tam bu sırada gerçekten uyanıp avcumu açıp baktım, boştu.

Friday, April 11, 2008

4. Andante

iki gün arka arkaya iki sevişmeli rüya..
yakın bir arkadaşımın kız arkadaşıyla, birbirimizi cinsel olarak arzulamamamıza ve arada aldatma gibi arkadaşım için önemli olabilecek bir engel olmasına rağmen, sadece meraktan sevişiyoruz. kendisine karşı duyduğum arkadaşlık hissi sürekli gülerek ve işi ciddiye almayarak seviştikçe yerini sımsıcak daha önce hiç hissetmediğim bir duyguya, sanki karşımdakinin benimle aynı duygulanımları yaşayan ve aynı amaçları paylaşan birisi -hatta ta kendim- olmasının korkuyla karışık heyecanına dönüşüyor. daha önce ısrarla kaçındığım ten kokusunu ve terinin tadını merak ediyorum, bir yandan da feci midem bulanmaya başlıyor.

ikinci rüyada c. ile sevişiyorduk. sanki 7-8 senedir sevgiliyiz ve binlerce kere yaptığımız bir şeyi tekrar yapıyoruz, ama hiçbir sıkkınlık ya da aceleye yer vermeden. çok uzun, sonunun gelmesini istemediğimiz tükürüklü bir ön-sevişmeden sonra yağlı saçlarını koklayarak içine girerken uyandım. işe gelir gelmez ilk iş arayıp akşam provadan sonra bir şeyler içmeye davet ettim. ancak buluşma her zamanki gibi bir türlü nihai sonuna ermeyen ısrarsız bakışlarla geçti. beni sürekli sarhoş etmeye çalıştılar ama "çok içince gördüğüm rüyalardan dolayı alkolü kendime yasakladığımı" öne sürerek geri çevirdim.

Thursday, April 10, 2008

3. Poco Allegretto

bu blogdaki postların başlığı anlatılan rüyanın hissine denk düştüğünü düşündüğüm müziğin temposu oluyor. bu sefer durum biraz farklı: geçen sefer istanbul'a gittiğimde brahms'ın 3. senfonisinin mükemmel bir yorumunu (özellikle başlığa ismini veren 3. bölüm) dinledim. akşam şu rüyayı gördüm:

paul'un pompidou'da açılan sergisindeyiz. sergide nedense benim de 2-3 fotoğrafım var ama orada asıl tercüman ve asistan olarak bulunuyorum. paul'ün etrafında pembeli, sarılı parlak mini etekli genç kızlar yüksek sesle kahkahalar atarak konuşuyorlar. paul'la arada göz göze geliyoruz "burada bana yetecek kadar kız var, gel biraz sen de nasiplen" bakışları atıyor. bazılarıyla tanıştırıyor ama ben inatla daha sade ve sanki oraya tesadüfen ya da bir kaza sonucu gelmiş birini arıyorum (bu birlikte çıktığımız seyahatin özeti gibiydi sanki). davetliler arasında c.'yi görüp mutlu oluyorum, "hadi bir kez daha deneyeyim" deyip gülümseyerek yanına gidiyorum. ansel adams'tan bahsediyoruz. (bu önemli çünkü adams paul'un yakın olduğu stilin doruk noktasını teşkil ediyor ve burada sessiz bir rekabet duygusu -sergideki fotoğraflar gibi- var) birden çok sarhoş oluyorum, belli ki c. de öyle. beni gıdıklayarak üst katta kullanılmayan bir sergi salonuna götürüyor. orada orchestre des metallos'nun klasik siyah-kırmızı konser kıyafetleriyle bir konser provasında olduğunu ve beni beklediklerini görüyorum. berry yanıma gelip çok sinirli bir şekilde bundan sonra sadece haydn çalacaklarını, ama çalarken somurtan benim gibi bir saksafoncu istemediklerini söylüyor. önce çalarken somurtmadığımı, sonra da haydn'in bütün hayatı boyunca somurtkan bir insan olarak tanındığını fransızcamın yetmediği yerlerde ingilizceyle tamamlayarak haykırıyorum, sonra c.'nin elinden sanki sevgilimmiş de aşağılanmamı daha fazla görmesini istemiyormuşum gibi tutup odadan çıkarıyorum. sergi salonunda ilke'yle karşılaşıyoruz, ona "her şey gittikçe orhan gencebay'ınkilere benzemeye başlayan saçlarım yüzünden oldu" diyorum. ilke -belli ki söylediğimi yine stack'e atmış- kayıtsızca duvardaki resme bakıyor: polaroid'inden çıkan bozuk filmden sakladığım bütün kareleri birleştirip bir kolaj yapmışım ve sergiye seçilenlerden biri de o.
[yakında bu kolajı hakikaten yapıp bu notun yerine koyucam]

Tuesday, April 8, 2008

2. Allegrissimo

kumsal demişken ikisi doğrudan, bir tanesi de dolaylı olmak üzere ezgi'yle ilgili üç rüya var.
tim'in çok iyi çaldığı bir konserden sonra eve geldim. kendimi oldukça iyi hissediyordum, içimde ertesi gün sabah erken kalkıp saksafon çalışmak için müthiş bir heves vardı. yatmadan önce bir chris potter albümünü sonsuz loop'a koydum. ezgi dansçıların ayaklarına sardıkları bezlerden birinin altına chris potter yazmış olarak girdi rüyama. "sen chris potter'ı biliyor musun?" diye sorunca suratını ekşitti "tabii 6 yaşımdan beri tanıyorum" dedi ve sanki beze yazılı ismi silmek istercesine ayaklarını yere iyice bastırarak dans etmeye başladı. nedense bu hareketin beni çok yaraladığını hissediyordum, o da bundan çok keyif aldığını belli edercesine orgazmik kahkahalar atarak ve hareketlerini iyice sertleştirerek uzaklaştı. uyandığımda pek çok kere unutup tekrar kırdığım kuralımı kendi kendime söylüyordum: "dansçılardan ve tiyatroculardan sevgili olmaz"

bir ara ezgi'nin resmini yapmak için çok çabalamıştım, rüyamda kendimi kocaman bir duvara gözünü çizerken gördüm. ilk önce kendi gözümden elimde bir fırçayla ama fırçayı hiç kullanmadan öyle duvara bakıyorum. duvarla aramda 2 santimetre gibi bir mesafe var. sonra kendimi dışarıdan gördüm. duvar onlarca metre uzunluğundaymış ve gözü başarılı bir şekilde bitirmişim öyle duruyorum. o zamanlar sürekli helnwein okumak/görmekten sanırım o stilin biraz fazla etkisi altında kalmışım.

üçüncü rüyadaysa kumsalda yürüyorum arkadan neubauten parçalarındakine benzer sürekli bir metal gıcırtısı ve ona eşlik eden dalga sesleri duyuluyor: bir okyanus kıyısında olduğumu anlayıp endişeli bir şekilde kıyıya iniyorum. hava koyu mavi-gri ve sert nemli bir rüzgar var, denize baktığım anda tekrar kendimi dışarıdan (arkadan) görüyorum. denizin içinde kocaman (kocaman derken bir apartman boyunda) bir yaratağın gözü var ve hiç göz kırpmadan beni izliyor. nasılsa yaratığın denizden çıkamadığını anlayıp rahatlıyorum ama bir daha hiç denize giremeyecekmiş gibi hissediyorum, içim burkuluyor.

1. Andante

juliette'le tanıştığımız kumsaldayız, yan yana oturmuş -hala kaldırılmamış- sahnede olup bitenleri izliyoruz. soğuk ya da sıcak olmadığını, insanların ağızlarının hareket etmesine rağmen seslerini duyamadığımı fark edip duyularımda yolunda gitmeyen bir şeylerin farkına varıyorum. arka planda derinden bir trauermarsch (beethoven'inki) sesi duyuyorum, sonra juliette'in saçlarını ellemeye çalışıyorum ama elim içinden kayıp gidiyor. o anda aslında ölü olduğumu anlayıp tarifsiz bir keder hissediyorum.
juliette bir süre sonra sıkılıp kalkıyor ben de onun peşinden gidiyorum ancak kumsalın bittiği yerden öteye görünmez bir duvar yüzünden atım atamıyorum: buradan ölümümün kumsalda gerçekleştiğini ve sonsuza kadar orada kısılı kalacağımı çıkarıp kendime şöyle diyorum: "iyi de ben böyle sıkıntıdan patlarım"

Prolog

djerba'dan dönüşümde sağda solda zaten yazmaya başladığım rüyalarımı bir blogda toplamaya karar verdim. bunda adorno'nun daha önce fransızcasını bayılarak okuduğum sonra türkçesi yayınlanınca tekrar keşfettiğim rüya kayıtlarının da etkisi oldu. adorno'nun aksine ben arada sırada rüyalarla ilgili yorum ve hislerimi de ekleyeceğim. ayrıca arada sırada rüyalarla ilgili veya ilgisiz fotoğraflar da eklemeye karar verdim. rüyalar daha önce tuttuğum notlardan da olabilir, bir önceki gün de görülmüş olabilirler, bunlar arasında -şimdilik- bir fark koymayı gerekli görmüyorum.


rüya kayıtlarına ilginizi uyandırmak için kitaptan bir pasaj ekliyorum buraya:

"Benjamin'in Pasajlar Projesi'nin basılı bir kopyasını elimde tutuyorum; Benjamin çalışmasını tamamına mı erdirmiş yoksa ben elimdeki elyazmalarından mı oluşturmuşum belli değil. Sevgiyle kitaba göz gezdiriyorum. 'İkinci Bölüm' veya 'İkinci Kısım' adında bir başlığın altında şu motto yazılı:

'Hangi tramvay, sadece toprağın kütürdeyen sesi için yol aldığını iddia edecek kadar küstah olabilir?' Robert August Lange, 1839"