Saturday, December 11, 2010

29. Grave

h. kanserini yenmiş, ama müziğe çok yetenekli otistik bir cüceye dönüşmüş. oyuncak gibi bir org çalıyor. başı örtülü hanımı kanser riskini en fazla artıran yiyeceğin baklava olduğunu söylüyor. özellikle gece yiyince çok zararlı oluyormuş.

norveçli bir gitarist jazz café'de lideri olduğum bir grupla çalıyor. ama grupça onun müziklerini öğrenmişiz. ben nedense sondan önceki parçada melodiyi çalıp son parçada da bir solo çalmak dışında hiç katılmıyorum. setten sonra çalışımı hiç beğenmediğimi söyleyince fena çalmadığımı söyleyip teselli etmeye çalışıyor.

Wednesday, December 1, 2010

28. Grave

i. ile konuştuktan sonra
kongo ve polonya arasında tarihi bir ilişki olduğunu kanıtlamak için google'da sayfa sayfa geziniyorum

Sunday, November 28, 2010

27. Vivo

momo'nun barındaki konserde -saçlarım yağlı olduğu için- bütün akşam kafamda kocaman bir bereyle çalınca akşam şu rüyayı gördüm:

içinde e.'nin de olduğu bir sınıftayım, sınıftaki sıralar bazı tren vagonlarında olduğu gibi ikişerli sıralar halinde birbirine bakıyorlar ve 4'lü gruplara ayrılmışlar. e.'nin suratı bana dönük. yanımdakilere heyecanlı ve komik bir şekilde hocanın anlattığı konuyu anlatıyorum (yatmadan big bang öncesi olaylara dair bulunan ve henüz yayınlanmamış bir makale okumuştum, onunla ve penrose ile ilgili bir şeylerdi) . o sırada kafamda bulunan bere büyüyor ve bu e.'yi çok güldürüyor, sürekli gözümün içine hayran hayran bakıyor. içimden gülüşünü ne kadar tatlı bulduğumu söylemek geçiyor ama bir türlü yanına gidip konuşmuyorum.

iki üç adam kendi aralarında benim hakkımda konuşuyorlar, aralarında en saygı duydukları kişi "aslında bir şirket kurup çok başarılı olacağı kesinken fasa fiso işlerle uğraşması biraz garip, yine de hala zaman var" derken kendimi dışarıdan, onların perspektifinden izliyorum. saçlarım uzun, çok inceyim: belli ki 19 yaşımda londra'dan döndüğüm halime bakıyorum.

Sunday, October 3, 2010

26. Lento

yatmadan önce son zamanlarda çok tartışılan richard dawkins-harun yahya videosunu ve yine r.d.'nin müslümanlarla tartıştığı videoları izledim.

rüyamda bir dost meclisinde dünyanın eksenin yavaş yavaş doğuya kaydığını, 20 sene sonra ekonomik olarak türkiye'nin avrupa'nın ilk 3 ülkesinden biri olacağını ve türkiye'de şu anda sermayenin ve politik gücün el değiştirmesiyle bursaspor'un şampiyonluğu arasında sadece tesadüflerle açıklanamayacak bir bağ olduğunu anlatmaya çalışıyordum. içimden de konuyu bir şekilde gelecekte islam içerisinde (bu ekonomik değişimle birlikte) bir iç hesaplaşma hatta avrupa'da reform zamanındakine benzer şiddetli/ölümcül tartışmaların olması gerektiğine bağlamayı düşünüyordum.

aynı gece uzun bir yolculuktan sonra döndüğüm evimde (sanırım rue nicolet'deki evdi) d. beni ayartmaya çalışıyor, tekini en ince ayrıntısına kadar gördüğüm kocaman memesinin ucundan çok tahrik oluyorum hatta birlikte bir ara çıplak kalıyoruz, ama içimden her şeyi mahvetmemek için yapmamam gerektiğini kendime 3-4 kez tekrar edip duruyorum. 

Tuesday, August 31, 2010

25. Allegro

ilke'yle gs-bjk maçı izliyoruz, gs sol açığında 60'larında ve uzun gri pardösülü bir adam var. kollarını zamanında şakşak'ın yaptığı gibi açıp topu arkasında saklamaya çalışıyor, ama sürekli kaybediyor. 70 ya da 80'inci dakikada tümer metin'in golüyle beşiktaş 1-0 öne geçiyor.

evren'i herkesin güzel giyindiği kalabalık bir yemeğe götürüp halil kudat'la tanıştırıyorum.

Friday, July 23, 2010

24. Largo

e. beni pastaneye göndermiş. h. de bana eşlik ediyor. herhalde türk mahallesindeyiz, bir türk pastaneye girip vitrindeki tatlılar tarafından büyüleniyoruz, ben hepsinden birrer tane istiyorum. bize servis yapan adam içeriye gidiyor ve uzun süre gelmiyor. o sırada h. ile çalışanlar hakkında konuşuyoruz, acaba hangi şehirden geldiklerinden aksanlarının bozukluğundan bahsediyoruz. yaklaşık 1,5 saat sonra (ya da rüyada 1,5 saat gibi gelen bir süre, neticede h.'ye dönüp "abi ne kadar zaman oldu 1,5 saat oldu herhalde" diyorum) bir tepsi üzerinde istediğimiz tatlılar geliyor. adam şerbet için eskiden bir fransız çiçeğinin özütünü kullandığını tam da bugün türkiye'den getirdiği yeni bir özüt kullandığını o yüzden bütün tatlıları tekrar yaptığını söylüyor.

tepsiyi alıp dışarı çıkacakken çıkış kapısının arkasındaki birine n. (h. n.'ye dönüşmüş) "aa merhaba, nasılsın abi" diyor. ben de masadaki iki sakallı 20'lerindeki adama selam veriyorum kafamla. masadakiler de yüksek sesle sanki onlara da yılışıyormuşum da rahatsız olmuş gibi "bu türkler de hep böyle işte" diye sitem ediyorlar. kendi milletinden olanlara karşı anti-sosyalliğin sadece yurtdışındaki türklerde olduğunu düşünüp "yurtdışındaki türkler de tıpkı sizin gibi" diyorum. şaşırıyorlar ve bana burada ne yaptığımı soruyorlar. bir süre itü'deki ortamdan bahsediyoruz, belli ki itü öğrencileri. sonra bir şekilde hayat hikayemi anlatmaya başlıyorum.

pastaneden çıktığımda dışarısı karlı "ev"e doğru yol alıyorum. yolda c.'nin halası almanya'da yaşayan kızıyla yolda yürürken görüyorum. bir telefon kulübesinin yanında duruyorlar kız içeri girip ahizeyi kulağına dayayıp mükemmel bir müzik fısıldıyor, meğer kulübede çok yüksek hoparlörler varmış, bütün mahalleye yayın yapıyor. çıkan müzikte insan sesinden başka her şey var. çok güzel bir klavye solosu hatırlıyorum.

eve girecekken c.'yi görüyorum ona kuzeninin performansını dinlediğimi ve çok iyi çaldığını söylüyorum. eve giriyoruz. ev şatodan bozma bir malikane. bir şöminenin üzerinde "greg & tibo" imzalı fransızca bir not var: "şömine gerçektir ama kullanılamaz". ayakkabılarımızı çıkarıyoruz, c. ağzından çok ince armonikler çıkarmaya başlıyor. nasıl yaptığını soruyorum, çok uzun zamandır yapabildiğini nasıl yaptığını anlamadığını söylüyor, gırtlağında su tutuyormuş. ama çok ince armonikler çıkarmak insanı çok acıktıran bir şeymiş

Tuesday, July 20, 2010

23. Allegro

john carpenter büyükçe bir hangarda sergilenecek 3 parçadan oluşan bir gösteri hazırlıyor. ben tek gözlü bir boksörün başrol oynadığı korkunç ikinci bölümü hazırlayanlardanım, bana iki tane gözün garip bir scanner'da üç boyutlu modelini yaptırıyor, ilk önce yanlış yapıyorum, gösteriye 2 saat kala yanlışımı düzeltiyorum.
ilk piyesin sonunda elif şafak (ted'dekine benzeyen) bir konuşma yapıyor. konuşmadan sonra verilen arada bazı fransızlarla tanışıyorum, konuşmadan pek memnun kalmamışlar. konuşmayı genel olarak beğendiğimi ama bazı oto-oryantlist taraflarının, özellikle sufiler ve istanbul'un topkapı gibi mekanları üzerine bayağı betimlemelerinin beni rahatsız ettiğini ve durup dururken neden kendisinden bahsettiğini anlamadığımı söylüyorum (yatmadan önce attığım bir mailde neredeyse aynı şeyleri söylemiştim). başlarıyla söylediklerimi onaylasalar da aslında başka sebeplerden rahatsız olduklarını seziyorum.
ikinci bölüm kör gözünden kan akan boksörün bir bilgisayar oyunu gibi canlandırılmasıymış ve bir çeşit interaktif korku video gösterisi şeklinde gelişiyor.

Wednesday, February 24, 2010

22. Grave

e.s. ile e.t.'yi bir tiyatro çıkışında görüp galata kulesinin altındaki sokaklara kadar gizlice takip ediyoruz. orada l.g. ile buluşuyorlar, l.g. beyazlamış saçları ve şık giyimiyle kendine güvendiğinin sinyallerini veriyor. gülerek oradan uzaklaşıyoruz.

cenk, deniz ve evren'le bir tatil köyündeyiz, karanlık odanın içine birden vampirleşmiş fareler dalıyor.

st joseph'in grand quartier'sine benzeyen kocaman bir alandaki bir konserde mathieu ve bassel'le footprints çalıyoruz. konserden sonra inip arka arkaya kaydı dinliyorum: her dinleyişte başka bir müzik geliyor. bir tanesi hakkındaki yorumum : ritmik olarak güzel fikirler var ama kendini çok tekrar ediyor. bütün kayıtlarda piyano sololarının saksafonunkilerden çok daha güzel çalındığını düşünüyorum.

Saturday, February 6, 2010

21. Grave

bu aralar günde en az iki-üç kere satranç oynuyorum, hep de yatmadan önce oynadığımdan uykuya dalmadan önce aklımda hamleler dönüp dolaşıyor, gözümü kapatınca kendimi rastgele bir dizilişin içinden en iyi hamleleri seçmeye çalışırken buluyorum. geçen gece ise rüyamda ilginç bir satranç oyunu oynuyordum. yaptığım her hamleden sonra garip bir yanlışlık hissi içimi kaplıyor, içinden dikdörtgen şeklinde birkaç parça çıkarılmış olan tahtaya kaybettiğim her taştan sonra daha da endişelenerek bakıyorum ve sonunda yenilince endişe bir rahatlık hissine terk ediyor kendini: meğer kuralları tamamen değişik bir oyun oynuyormuşum, bu durumda yenilmekten daha doğal ne olabilir?...