Thursday, September 24, 2009

20. Prestissimo

iş yüzünden çok stresli ve belirsiz bir dönemde rüyamda işteki masamda oturuyorum ve mail kutuma iş maillerinin yağışını yetiştirmem gereken öteki işleri yaparken endişeyle izliyorum. kendi kendime sürekli "nasıl yapacağım, nasıl yetiştireceğim, akşam saksafon çalmaya gidemeyeceğim" diye söylenirken ter içinde uyandım.

Sunday, May 10, 2009

19. Presitissimo

e.s., uzun bir sevişmeden sonra, kardeşini davet ediyor. etiler'de itü konularındaki evdeyiz ve kardeşi yerine eve o.s. [bariz bir sinema bağlantısı] geliyor. ben ona "yanıma gel" dedikçe, o karşediyle alay edercesine bir sohbeti geliştirip babasından bir telefon beklediğini söylüyor. tam o sırada çok eskiden kullandığımız ve o anda çalışını anımsadığım bir telsiz telefonu elime alıp cevap veriyorum. beni internetten tanıyan biri hırvatistan'ı gezmek konusunda tüyolar istiyor. e. babasının aradığını ve onu çağırdığını sanıp gidiyor ve beni hüzün içinde bırakıyor. ben ise hiçbir şey olmamışçasına adama gittiği yer neresi olursa olsun seyahati konusunda nasıl bir ruh hali içerisinde olması gerektiğini gezeceği yerleri nasıl planlaması gerektiğini anlatıp duruyorum.

uyanınca kocaman bir umutsuzlukla etrafıma bakıp e.'nin kafasının etrafına sardığı elini gördüm ve onu aramızdaki belirsiz ilişkiyi kırarcasına kararlılıkla ve tereddüt etmeden öptüm, sonra aynı kararlılıkla arkamı dönüp hayatıma vereceğim yönü bininci defa kurgulmaya başladım.

Monday, March 2, 2009

18. Allegro

herhalde uzun zamandır gördüğüm en komik rüyadır... son zamanlarda en büyük eğlencemiz 90'ların hit parçalarının kliplerini izlemek. şarkıların ve kliplerin kuruluşuyla ilgili kendi kavramlarımızı bile üretmeye başladık. ben pop müzikten küçüklüğümden beri nasıl nefret etmişim anlyamadım. kliplerdeki danslar, çekilirken eğlendikleri her hallerinden belli olan şimdi kim bilir nerede ne yapan insanlar o kadar güzeller ki! neyse...

rue de rome'da bir dükkanda saksafonuma bec ve kamış deniyorum, etrafımda 8-9 kişilik kızlı erkekli belli ki birbirini tanıyan müzisyenlerden oluşan bir grup var. verilen bekleri taktıkça her gün yaptığım ısınma egzersizlerini yapıp uzun notalarla tonu kontrol ediyorum. nedense kimse bir şey çalmıyor ve dikkatle beni izliyor. yaptıklarım o sırada içeri giren bir grubun dikkatini çekiyor ve aşağı kata inerken merdivenlerin yanında duran bana yaklaşıp takdir dolu cümleler ediyorlar. onlar aşağı iner inmez yanımdaki müzisyenler benimle dalga geçmeye başlıyor, hatta çaldığım cümleleri ya da benzerlerini çalıp gülüyorlar (yeni çıkardığım 3 tane freddie hubbard licki ve wayne shorter'ın ismini şu an hatırlayamadığım parçası).

sonra eşyalarını toplayıp çıkıyorlar, ben de onları gizlice takip ediyorum. bir minibüse biniyorlar ve tekirdağ'da iniyorlar. uzaktan halay çektiklerini sandığım bir grup insanın yanına doğru gidiyorlar. kalabalığa yaklaştıkça yonca evcimik'in 8:15 vapurunda adlı güzide eserinin başındaki abuk sabuk şeyi söyleyip bir tür kabile dansı yaptıklarını görüyorum. bizim müzisyenler de bunlara katılıp çember halinde dönüyorlar. "vay be bu kadar dalga geçtiğimiz şeyler başka kültürlerde nasıl da kutsallaştırılabiliyor" diye düşünürken uyandım.

Friday, February 20, 2009

17. Grave

[paul'ün istanbul'da sergi açacağını ve birlikte yine bir seyahat açacağımızı öğrenince gördüğüm zamanın insanları değiştirmesi karşısında duyduğumuz korkuya dair kasvetli bir rüya]
bir hastane odası. paul ameliyat olmuş ama bambaşka bir insan var yerinde. neşeli ve hareketli kişiliği gitmiş, donuk gülümsemeli yaşlı (ve kel!) bir adam gelmiş yerine. çok sevdiğim bir insanı kaybetmenin üzüntüsüne boğuluyorum...

Tuesday, February 17, 2009

16. Vivo

nükte evleniyor. düğün nükte'nin evi olduğunu öğrendiğim garip bir mekanda geçiyor: ilk katı can'ların rivadaki evi, ama bina sarmal bir kule şeklinde gökyüzüne doğru uzanıyor. her katta farklı bir kitle var ve katları ayıran zeminler camdan yapılmış. en yukarı kata nükte'nin yanına çıkıyorum, ama varmadan önce üzerine giydiği giysiyi görüp tahrik oluyorum. omuzları ve göbeğini açıkta bırakan kota benzer bir üstle poposunun sadece alt yarısını kapatan sarı bir mini etek giymiş. suratında çok az makyaj var, saçları tertemiz, dümdüz ve şimdi bile kokusunu aldığımda içimi titreten parfümünü üstüne sıkıyor. beni gördüğüne çok sevindiğini söyleyip boynumdan öpüyor, ben de kalçalarını kavrayıp kendime çekiyorum. yumuşakça öpüşmeye sonra sevişmeye başlıyoruz, tabii altımız cam olduğu için herkes bunu görüyor ama nedense kimsenin umrunda değil ve bu bizi daha da azdırıyor.
kocasıyla tanışıyorum. uzun boylu, siyah saçlı pis sakallı maço bir adam.şimdi hatırlayamadığım bazı olaylardan sonra 3 arkadaşıyla üzerinde sızdığım yataktan kaldırıyorlar. yatağa çırılçıplak yatmışım ve beni videoya almışlar, dalga geçerek uzaklaşıyorlar.

Friday, February 13, 2009

[....]

"The myth is the public domain and the dream is the private myth. If your private myth, your dream, happens to coincide with that of the society, you are in good accord with your group. If it isn't, you've got a long adventure in the dark forest ahead of you...."

Joseph Campbell

Thursday, February 12, 2009

15. Lento

lucidliğe ulaşmanın en güzel tarafı, lucid olmaya çalışan herkesin amaçladığı şeyleri başarmak (rüyada uçmak, hiçbir zaman göremeyeceğin insanları görüp gidemeyeceğin yerlere gitmek/gittiğini sanmak, sevişmek, vs.) değil...
dün rüyamdaki insanların suratlarının farklı olması sayesinde yine lucidlik geldi. bu sefer hiçbir şeye yön vermeye çalışmadan beynimin bana göstereceklerini incelemeye koyuldum. ilk önce bazı eski kız arkadaşlarım birbirlerine çarpıp iç içe geçip hareket eden tek bir canlı formuna dönüşüyor, sonra bu canlı kendisini klonlar gibi çoğalıyor. lucid olduğum rüyaların en güzel tarafı, her zaman çok canlı bir sinematografik tarafı olması. tam bu noktada kendimi bir tahlil laboratuarında (ısrarla anlamadığım bir şey var: niye laboratuvar diye yazılıyor bu kelime, mesela fermuarı v'siz yazıyoruz; türkçe'de aynı ikilem fotoğraf/sinematografi gibi kelimelerde de yaşanıyor) çok titiz olduğu her halinden belli bir doktorun ifadesiz yüzüne üzüntüyle bakıp kanserimin detaylarını dinlerken buluyorum: bütün eski kız arkadaşlarım ve o birleşip çoğalma hissi de özlem ve ölüm korkusunun bir araya geldiği gerçeküstü bir kısa filmin senaryosuymuş.

sabah müthiş bir yaşam sevgisiyle kalkıp banyomu yaptım. kemal arayıp evime eşyalarını yerleştirip işe biraz gecikmeyi teklif etti. memnuniyetle kabul edip st. thomas transkripsiyonuma kaldığım yerden devam ettim.

14. Allegro

i.'den şöyle bir mail geldi:

dün gece gördüğüm rüya’yı senle paylaşmak istiyorum:

6. sınıftayım, fransa’dayım. tempête kelimesinin etimolojik kökünü soruyor hoca, ben de çıkıp şöyle diyorum: “aslında temps pête olabilir hani patlayan hava gibi ama bu muhtemelen geçersiz çünkü inzgilicede bu kelimenin dengi olan tempest var, nitekim fransızca’da t harflerinin önünce bulunan s harfleri bir önceki ünlünün üstüne şapka gelmesi şekliyle ortadan kaybolmuşlardır. bu bağlamda bu iki kelimenin denk olduğundan emin olmuş olabiliriz ve eğer denkseler bu durumda ortak bir latince ataları olması gerekir. fakat o latince atalarını bilmiyorum.”

Tuesday, January 13, 2009

13. Allegro

newcastle. anneannemin evinin yakınları, hatta marketlerin olduğu bir sokağa giderken aldığımız yolların birinde önce çimlerin üzerinde sonra da kaldırımlarda zıplaya zıplaya ilerliyorum (küçükken sıkıldığımda bunu çok yapardım, yürürken zıplayabileceğim en yüksek noktaya ulaşıp onu geçmeye çalışarak sürekli zıplamak). ancak yer çekimi gerçekte olduğunun yarısından bile daha zayıf olduğundan biraz da uçar gibi hareket ediyorum. kendi kendime sürekli "işte istediğim zaman yapabiliyorum" diye düşünüyorum (uyandıktan sonra daha önce defalarca rüyamda uçtuğumu hatırladım). bu sırada fransızca konuşan iki kişinin sesini işitiyorum ve oldukça yüksek bir apartmanın penceresine oturmuş iki genç kızı fark ediyorum. iki-üç zıplayışta yeterli yüksekliğe erişip yanlarına oturup fransız kızlarının dudak yapısından, zaman zaman frijit zaman zaman da dominant gorunuslerinin beni ne kadar etkilediğinden, oryantalizmden bahsediyorum. daha sonra aynı yerde buluşmak için sözleşiyoruz.

papatya evine bir akvaryum almış. bir ara salonda akvaryuma bakarken yalnız kalıyorum. balıklardan biri birden oteki balıkları yiyerek büyümeye başlıyor, sonra pulları kararıp dökülüyor ve derisinin altından çıkan kanatlarıyla 4-5 metre genişliğinde kocaman bir yaratığa dönüşüyor.