Friday, November 18, 2011

33. Vivo

[g. ile -onun the key of life diye isimlendirdigi- bir calisma metodu gelistirip ustune uzun uzun konustugumuz bir gecenin sonunda]
g. asil gizin birisinden oc alir gibi sevisen kadinlarda sakli oldugunu, onlara danismadan metodun hicbir sekilde tamamlanmis kabul edilemeyecegini soyluyor.

Wednesday, March 23, 2011

32. Lento

tanımadığım birine yıldız kelimesinin diezden geldiğini anlatıyorum. diez işareti(#) aslında yıldızların parıldamasından esinlenen antik yunanlılar tarafından yapılmış ve farsça bu işarete al-diyaz denirmiş. bu kelime türkçeye yıldız olarak girmiş.

Thursday, January 27, 2011

31. Vivo

mathieu ve bassel'le mi majör ve mi minör arasında gidip gelen bir standart çalıyoruz. ben gitar çalıyorum ve arada mathieu'yü taklit edip dinleyenleri güldürmeye çalışıyorum

Saturday, January 8, 2011

30. Prestissimo

deniz kıyısında bir ofisteyiz bilardo ya kocaman bir langırt masasının altından eski ve kırık bir oyuncak parçası buluyorum. sonra kumsalda o oyuncağa ait olduğunu anladığım başka parçalar. bu parçalar arasındaki bağlantıları düşünürken bir yandan aslında yakında olacak bir cinayeti kimin işleyeceğini bulmaya çalışıyorum. sonunda bütün parçaları birleştiriyorum: 1970'lerden kalma, gazetelerin kuponla verdiği bir futbolcu oyuncağı. hemen ofisteki arşivden(!) oyuncağın verildiği güne gazetedeki bir sayfada görülen uzun saçlı adamın cinayeti işleyeceğini anlıyorum. adam yan odadan çıkıyor. henüz yaşanmamış cinayet vak'asını çözmemle bir yerlerden e. beliriyor. üzerinde çok hoşuma giden, mor/kırmızı/mavi bir bikini var. çok güzel yanmış, saçları upuzun ve onu neredeyse kovalarcasına takip ediyorum. büyükçe bir gemiye yüzüp güvertesine çıkıyoruz. güvertesinde bikinisinin üstünü çıkarıyor, memelerinden çok tahrik olup avuçluyorum, poposunu kavrayıp kendime sıkıca yaslıyorum o ise biraz ileri kaçıp kalçalarını dışarı çıkararak yere eğiliyor, sonra geminin içine doğru kaçıyor. iç mekanda en alt kata iniyorum ama iki genç fransız erkeğinden başka bir şey bulamıyorum. oldukça yoğun bir duman çıkaran bir cıgara içerek çok düşük bitrate'li mp3'leri bir algoritmayla daha kaliteli hale getirebileceklerini kanıtlamaya çalışıyorlar. onları içimden hemen çürütüyorum: "öyle bir algoritma olsaydı parçaları internetten olduğu gibi indirmez, düşük bit rateli sıkıştırılmış versiyonlarını indirip lokalimizde dönüştürüp dinlerdik"

Saturday, December 11, 2010

29. Grave

h. kanserini yenmiş, ama müziğe çok yetenekli otistik bir cüceye dönüşmüş. oyuncak gibi bir org çalıyor. başı örtülü hanımı kanser riskini en fazla artıran yiyeceğin baklava olduğunu söylüyor. özellikle gece yiyince çok zararlı oluyormuş.

norveçli bir gitarist jazz café'de lideri olduğum bir grupla çalıyor. ama grupça onun müziklerini öğrenmişiz. ben nedense sondan önceki parçada melodiyi çalıp son parçada da bir solo çalmak dışında hiç katılmıyorum. setten sonra çalışımı hiç beğenmediğimi söyleyince fena çalmadığımı söyleyip teselli etmeye çalışıyor.

Wednesday, December 1, 2010

28. Grave

i. ile konuştuktan sonra
kongo ve polonya arasında tarihi bir ilişki olduğunu kanıtlamak için google'da sayfa sayfa geziniyorum

Sunday, November 28, 2010

27. Vivo

momo'nun barındaki konserde -saçlarım yağlı olduğu için- bütün akşam kafamda kocaman bir bereyle çalınca akşam şu rüyayı gördüm:

içinde e.'nin de olduğu bir sınıftayım, sınıftaki sıralar bazı tren vagonlarında olduğu gibi ikişerli sıralar halinde birbirine bakıyorlar ve 4'lü gruplara ayrılmışlar. e.'nin suratı bana dönük. yanımdakilere heyecanlı ve komik bir şekilde hocanın anlattığı konuyu anlatıyorum (yatmadan big bang öncesi olaylara dair bulunan ve henüz yayınlanmamış bir makale okumuştum, onunla ve penrose ile ilgili bir şeylerdi) . o sırada kafamda bulunan bere büyüyor ve bu e.'yi çok güldürüyor, sürekli gözümün içine hayran hayran bakıyor. içimden gülüşünü ne kadar tatlı bulduğumu söylemek geçiyor ama bir türlü yanına gidip konuşmuyorum.

iki üç adam kendi aralarında benim hakkımda konuşuyorlar, aralarında en saygı duydukları kişi "aslında bir şirket kurup çok başarılı olacağı kesinken fasa fiso işlerle uğraşması biraz garip, yine de hala zaman var" derken kendimi dışarıdan, onların perspektifinden izliyorum. saçlarım uzun, çok inceyim: belli ki 19 yaşımda londra'dan döndüğüm halime bakıyorum.