Sunday, April 22, 2012

34. Moderato

a. genis omuzlarini gosteren derin dekolteli ve kisa etekli beyaz bir elbise icerisinde sarki soyluyor. icimden hicbir erotik cagrisim olmadan bu elbisenin ona cok yakistigini ve sahnede cok buyuleyici durdugunu dusunuyorum.

[fransadaki politik ortam icerisinde asiri sagin yerini acikca ortaya koyan secimlerin onceki gunu]
fransiz ve turklerin oldugu bir bayrak merasimindeyim. once marseillaise caliniyor. bayragin gondere cekildigi yerin altinda bir meryem heykeli duruyor. istiklal marsina sira geldiginde butun kalabalik bir polis timi tarafindan geriye dogru itiliyor: muslumanlarin marslari heykele cok yakin soylenmemeliymis. kendi kendime cok sinirleniyorum, kimse marsi duzgun soyleyemiyor bu keyfimi nedense yerine getiriyor.

Friday, November 18, 2011

33. Vivo

[g. ile -onun the key of life diye isimlendirdigi- bir calisma metodu gelistirip ustune uzun uzun konustugumuz bir gecenin sonunda]
g. asil gizin birisinden oc alir gibi sevisen kadinlarda sakli oldugunu, onlara danismadan metodun hicbir sekilde tamamlanmis kabul edilemeyecegini soyluyor.

Wednesday, March 23, 2011

32. Lento

tanımadığım birine yıldız kelimesinin diezden geldiğini anlatıyorum. diez işareti(#) aslında yıldızların parıldamasından esinlenen antik yunanlılar tarafından yapılmış ve farsça bu işarete al-diyaz denirmiş. bu kelime türkçeye yıldız olarak girmiş.

Thursday, January 27, 2011

31. Vivo

mathieu ve bassel'le mi majör ve mi minör arasında gidip gelen bir standart çalıyoruz. ben gitar çalıyorum ve arada mathieu'yü taklit edip dinleyenleri güldürmeye çalışıyorum

Saturday, January 8, 2011

30. Prestissimo

deniz kıyısında bir ofisteyiz bilardo ya kocaman bir langırt masasının altından eski ve kırık bir oyuncak parçası buluyorum. sonra kumsalda o oyuncağa ait olduğunu anladığım başka parçalar. bu parçalar arasındaki bağlantıları düşünürken bir yandan aslında yakında olacak bir cinayeti kimin işleyeceğini bulmaya çalışıyorum. sonunda bütün parçaları birleştiriyorum: 1970'lerden kalma, gazetelerin kuponla verdiği bir futbolcu oyuncağı. hemen ofisteki arşivden(!) oyuncağın verildiği güne gazetedeki bir sayfada görülen uzun saçlı adamın cinayeti işleyeceğini anlıyorum. adam yan odadan çıkıyor. henüz yaşanmamış cinayet vak'asını çözmemle bir yerlerden e. beliriyor. üzerinde çok hoşuma giden, mor/kırmızı/mavi bir bikini var. çok güzel yanmış, saçları upuzun ve onu neredeyse kovalarcasına takip ediyorum. büyükçe bir gemiye yüzüp güvertesine çıkıyoruz. güvertesinde bikinisinin üstünü çıkarıyor, memelerinden çok tahrik olup avuçluyorum, poposunu kavrayıp kendime sıkıca yaslıyorum o ise biraz ileri kaçıp kalçalarını dışarı çıkararak yere eğiliyor, sonra geminin içine doğru kaçıyor. iç mekanda en alt kata iniyorum ama iki genç fransız erkeğinden başka bir şey bulamıyorum. oldukça yoğun bir duman çıkaran bir cıgara içerek çok düşük bitrate'li mp3'leri bir algoritmayla daha kaliteli hale getirebileceklerini kanıtlamaya çalışıyorlar. onları içimden hemen çürütüyorum: "öyle bir algoritma olsaydı parçaları internetten olduğu gibi indirmez, düşük bit rateli sıkıştırılmış versiyonlarını indirip lokalimizde dönüştürüp dinlerdik"

Saturday, December 11, 2010

29. Grave

h. kanserini yenmiş, ama müziğe çok yetenekli otistik bir cüceye dönüşmüş. oyuncak gibi bir org çalıyor. başı örtülü hanımı kanser riskini en fazla artıran yiyeceğin baklava olduğunu söylüyor. özellikle gece yiyince çok zararlı oluyormuş.

norveçli bir gitarist jazz café'de lideri olduğum bir grupla çalıyor. ama grupça onun müziklerini öğrenmişiz. ben nedense sondan önceki parçada melodiyi çalıp son parçada da bir solo çalmak dışında hiç katılmıyorum. setten sonra çalışımı hiç beğenmediğimi söyleyince fena çalmadığımı söyleyip teselli etmeye çalışıyor.

Wednesday, December 1, 2010

28. Grave

i. ile konuştuktan sonra
kongo ve polonya arasında tarihi bir ilişki olduğunu kanıtlamak için google'da sayfa sayfa geziniyorum